0

YÜREĞİM SÖZ DİNLEMİYOR

Yalnızım her zaman olduğum gibi.

Yunus Emre Devlet Hastanesi’nin tek kişilik ve küçücük 413 nolu odasındayım. Bu odaya yolculuğum, hemşirelerin, refakatçinizin adı soyadı sorusuna, ‘benim kimsem yok’ yanıtını duyduklarında, gözlerindeki acıma ve şüphe karışımı bakışı içerek başladı. Normalde burası için ek ücret alınıyormuş, fakat odaların tamamı dolu olunca buraya alınmışım, şanslıymışım, hemşireler öyle diyorlar. Ya bana acıdılar ya moral vermeye çabaladılar ya da ne yediği belirsiz, hırlı mı hırsız mı olduğunu bilmedikleri bir adamı, yani beni, diğer hastaların yanına katmadılar.

Benimle sürekli ilgilenen, yaşını başını almış, kestane renkli, küt saçlı, etine dolgun hemşirenin şefkatli, birazda ağlak bakışı gözlerimin önünde canlanıyor. Karşımda bana bakan otuz yedi ekranın karaya boyalı camında kendimi seyrediyorum. Ağlayasım geliyor kendi halime, hem de katıla katıla. Ağladıkça katılmak, katıldıkça ağlamak istiyorum.

Doğruluyorum, deniz mavisi çarşafa sarılmış yatağımdan. Yanı başımdaki pencereye adım atmamla varıyorum. Sokak lambalarıyla sarıya boyanmış çevre yoluna bakıyorum. Vızır vızır geçiyor; otomobiller, kamyonlar, minibüsler, otobüsler…

İçlerindeki meçhule giden insanları tahayyül ediyorum. Kimi huzuru solukluyor, kimi huzura gidiyor, kimiyse benim gibi müphem yolculukların içinde kıvranıyor.

Duru durağı yok gözleri parıl parıl parlayan metalden bedenlerin, nehirdeki su misali akıyor da akıyorlar. Bakmaktan sıkılıyorum, belki de içlerindeki bedenleri kıskanıyorum. Sevmeye ve sevilmeye, günlerdir kursağından tek bir lokma geçmeyen meczup gibi muhtaçken, karşımda arsızca mutluluğa, yuvalarına ya da ne bileyim huzuru soluklayacağı sıcak bir yuvaya yaklaşmalarına öfke duyuyorum.

Öfke dedimse, etrafına nefret saçan insanlardan olduğumu sanmanızı istemem. Ben börtüyü böceği, ağacı, çiçeği, toprağı, güzeli çirkini, kadını erkeği, tüm insanlığı ve evreni seviyorum ama sevilmiyorum, beni sevecek birini bulamıyorum. Ben yüreğimi ardına kadar açtıkça tokat yiyorum. Çaldığım kapılar yüzüme kapanıyor. İçine daldığım gözler başka yüzlere akıyor. Öyle olunca birbirinin gözlerini yudumlayan âşıklardan nefret ediyorum.

Ses etmiyorum kapı dışarı edilmelerime, reddedilmelerime ve hor görülmelerime. Garip bir kuş olarak geldiğimi kabullensem de yüreğime söz geçiremiyorum. Büyükannemin ‘Bu dünyada gariplerin yuvası olmaz’ sözünü kulağıma küpe etsem de yüreğimin Leyla’sını aramasına mâni olamıyorum.

Yüreğim kendimi bildim bileli sevgi açlığı çekiyor. Başka hiç kimse o açlığı çekmesin istediğinden olacak, etrafına bol bol sevgi saçıyor ama bol olanın kıymeti olmuyor. Dünyada biraz kendini çekmek para ediyor, lakin sol yanım bunu kabul etmiyor. Sonuç mu, sonunda kendini hasta, beni de küçücük odaya mahpus etti.

İzliyorum hâlâ, gelip geçen otomobilleri, uzaktan gelip uzaklara gidişleri… Galiba biraz da korkuyorum. Yarın sabah tam dokuzda göğsümü açacaklar, yüreğime bakacaklar. Onu hasta eden açlığı şıppadanak fark edecekler. Sevip ama sevilmeyen kalbimin, utangaç kasılışlarına şahit olacaklar. Yüreğim utancından bir başka kızaracak, yarım yamalak pompaladığı kan, daha bir kızıl akacak. Belki de uzun zamandır dalamadığı uykunun derin sularında kulaçlar atan bedenimin yanaklarıyla kulakları kızaracak. Ben bütün bunlardan bihaber korkuyor olacağım, tıpkı şimdi olduğu gibi.

Yalnız gelmişim bu dünyaya, yalnız gitmek istemiyorum. Aslında korkumun temelinde bu var. İnsan dünyaya yalnız başına gelir miymiş demeyin, gelir. Ben dünyaya yalnız gelenlerdenim. Doğar doğmaz Arı Sineması’nın önündeki çöp konteynerinin dibine atılmışım, kalın, siyah ve petrol kokan bir poşet içinde. Akşam son seanstan çıkan bir kızın ayağı çarpmış bana, kız bir yandan ben bir yandan ciyaklamışız. Canına yandığımın dünyasına bir sıfır yenik başlamışım. Doğar doğmaz karakola düşmüşüm. Sonra yetimhane günleri…

Anlayacağınız hayatın çemberinden çok geçtim. Piç diye damgalandım. Garip olduğumdan horlandım, çok sevdiğimden sevilmedim. Yalnız geldiğim bu dünyada yapayalnız kalakaldım.

İşte bak birbirine sıkı sıkı sarılmış iki sevgili hastanenin bahçesinden dışarıya adımını atıyor. Siyah Peugeot’nun penceresinde bir oğlan çocuğu ağlıyor, anası yanı başında gözyaşlarını siliyor. Otoparkın köşesinde kemikleri sayılan çirkin bir köpek, yanı başındaki ite sokuluyor. Sanki herkes bana nispet yapıyor.

Hava kararmaya yüz tuttukça bulutlandı ve gündüzün sıcağından eser kalmadı. Rüzgâr serin esiyor, ötelerden getirdiği dağ kokusunu ikram ediyor. Katran rengi bulutlar tepemde sanki bana mesaj veriyor. Gözlerim ufka dalıyor, öyle boş boş bakıyor.

Öylece ne kadar kalakaldım bilmiyorum, kendime geldiğimde sicim gibi yağmur yağıyordu. Herkes köşesine çekilmişti ve sokağı hakiki sahiplerine teslim etmişti. Yalnızlığımı yüzüme çarpan o resme bakarken uzaklarda bir yerlerde şimşek çaktı, sonra peşinden gök gürledi. Arkamı döndüm, mavilere sarınmış yatağıma uzandım. Akşam serum takan ihtiyar hemşirenin yanında dikilen, yosun gözlü, tarak girse içinde kaybolacak kadar sık ve dağınık, Karadeniz’in hırçın dalgalarını andıran, kömür rengi saçları ve kar beyazına boyalı zarif bedeniyle genç ve güzel hemşirenin yüzünü, gözlerimin önüne getirdim. Galiba yine âşık oldum.

Kalbime söz geçiremiyorum. Yarın yosun gözlü hemşirenin gözlerinin içine bakacağım ve yüreğinin kapısını çalacağım, reddedileceğimi bilerek. Yalnız geldiğim bu diyardan göçünceye değin asla vazgeçmeyeceğim.

Ne yapayım? Yüreğim söz dinlemiyor.

Serkan Uslu

İlgili İçerikler