DÖRTNALA Kıyıları döven dalgalar Derinlerden bir dehlizden akıp nehirlere Karışsa denizlere Öyle ağır ki her şey Vahadaki çiçek yalnızlığı Mavi göğün altında Üşüten karlı...
KÜÇÜK BİR İYİLİK
Yaşlı kadın bitkindi. Sabaha kadar, uykusunu kaçıran kâbuslar bırakmamıştı yakasını. İnatçı öksürükler, vücuduyla ilgili alarmı en üst seviyede verirken, ince ince inen gözyaşları pas tutmuş içini temizlemeye çalışıyordu.
Suskundu. Paydos etmiş bedenini daha fazla yormak istemedi. Sonunda dediğini yaptı ve beklentilerine kilit vurdu. Zorlamadı hiçbir şeyi. Ne hazırlanması gereken kahvaltıyı düşündü ne de yıkanması gereken bulaşıkları. Şimdi hepsine uzaktan bakıyordu.
Sadık kedisi Mavi de suskunluğa bürünmüştü. Nerelerdeydi acaba? İlk terk eden o mu olmak istemişti? Yorgun gözleri, çitini yıkmak üzere olan damlaların titreşimini hissetti. Nasıl olsa alışkındı terk edilmeye. Yıllar boyu, dostları tarafından da terk edilmemiş miydi?
Kıyıları dövse de dalgalar, rüzgâr sarp kayalar gibi durmamış mıydı önünde? Kışın çiçek açan yalancı baharlarda teselli arayıp, kapkara gündüzleri yoran, boğan fırtınaların bitimiyle aydınlanmamış mıydı ışığa konan yüzü? İçine çekmemiş miydi, evinin önündeki bir parça toprağın yağmur sonrası davetkâr kokusunu? Uzak tarlalarda süzülen, birkaç başağı hatırlatan iklimi solumamış mıydı geçmişte?
Yaraları iyileşince yine kalkardı ayağa nasılsa. Konardı elbet istendiği, özlendiği bir pencere pervazına. Ve duyardı yüreğindeki bekleyiş şarkısı “Gülpembe’yi…”
Derinlere, düşüncelere daldı an an. Yine su birikintilerine büyüklere inat basar, göğü kucaklar, ayakkabılarının ahvalini unutur, çocuklar gibi şen olurdu. Meraklı gözlerle ayırırdı tarifsiz günleri. Eşsiz renklerin tutardı ellerinden. Şefkatiyle sarardı hayatını. Bir başka evrende…
Daldığı derin denizden, ani bir sesle yüzeye çıktı. Evinin kapısı mı çalıyordu aylar sonra? Zor doğruldu yatağından. Daima onu destekleyen eşyaları tutarak ilerlemeye çalıştı. Artık hepsiyle uyum içindeydi.
Kapıyı açtı. Karşısında tanımadığı biri vardı. Orta yaşlı, orta boylu, kıvırcık saçlı, gözlüklü bir kadın. Tepeden tırnağa süzdü tereddütle. Malum, komşuları pek çalmazdı kapısını. Karşısındaki nazik bir ses tonuyla:
“Merhaba, ben Ayla.” dedi. Aynı nezaketi yakalamaya çalışarak:
“Buyurun kime bakmıştınız?” diyebildi.
“Beni hatırladınız mı?” Beynini yokladı. Önceyi ve sonrayı şöyle bir karıştırdı ancak bu kişiyi tanımadığına ikna oldu.
“Ben de bu apartmanda oturuyorum. İki kat üstünüzde… Gece boyunca hiç durmadan öksürdünüz. Sesiniz bize kadar geldi.”
Dizlerinin bağı çözüldü. Eyvah, rahatsız mı etmişti etrafını? Üzüntünün yaramadığı tansiyonu yeni yeni kıpırdanmaya başlamıştı ki, karşısındaki konuşmaya devam etti.
“Gece yanınıza gelmek isterdim ama rahatsız etmek istemedim. Sizin için yaptım bu yemekleri. Lütfen alın.” Sonra elindeki tepsiyi uzattı.
“Size ne gibi bir iyilik yapmış olabilirim.”
“Üç yıl önceydi. Kucağımda kızım ve elimde taşımaya çalıştığım çantalar vardı. Sizinle apartman girişinde karşılaşmıştık. Uzakta olmanıza rağmen geri dönmüş, bize yardımcı olmuştunuz.”
“Öyle mi?”
“O gün eşyaları arabaya yerleştirene kadar bize eşlik ettiniz. Nerede oturduğunuzu sormuştum. ‘İkinci kat, kuzeybatı!’ demiştiniz. Adresinizi bulmak zor olmasa gerek.” dedi ve gülümsedi. Ardından,
“Bazı fırsatlar iyi değerlendirilmeli. Yanınızda olmak ve kalbinizin güzelliğini tekrar hatırlatmak istedim. Dinlenin, tekrar uğrayacağım. Çok geçmiş olsun.” diyerek asansöre bindi ve gitti.
Yaşlı kadın, elinde tepsiyle mutfağa giderken:
“Hatırlanmak, hatırlamak güzelmiş!” dedi.
Hafifledi. Mavi gizlendiği yerden çıkmış, ona bakıyordu.
İlknur İşcan Kaya
