0

Otobüs bekleme, yoğun trafik derken olağan bir iş dönüşüydü. Her zaman olduğu gibi Ulviye evdeki malzemeye göre neyi pişireceğini yolda planlamıştı. Dolapta geçen haftadan alınmış kereviz vardı. Dünden kalan lahana sarmasının yanına kereviz yoğurtlusu yaptı mı iş tamamdı. Yalnız bu işte sevmediği şey kerevizin rendelenmesiydi. Basit görünse de güç gerektiriyordu. Gelirken hemen onu da düşündü. Oğlu Erdem hastalık izni nedeniyle evdeydi. Kerevizi soyup Erdem’in genç, güçlü ellerine verecek ve tez yollu kereviz rendelenecekti.

Kapıyı oğlu açtı. Ulviye ayakkabısını çıkarıp içeri geçer geçmez boynundaki çantayı bir tarafa, elindeki poşeti de diğer tarafa olduğu gibi bırakıp üstünü değiştirmeden mutfağa geçti. Dolabı açıp koca bir külçe halindeki kerevizi çıkardığı yerde Erdem’e seslendi. Kerevizi soyup hemen rendelemesi için oğluna teslim etme telaşındaydı. İyi de kereviz havuç, patates gibi bir şey değildi ki… Rendelemesi gibi soyması da zordu. Kaşıklıktan en büyük bıçağı alarak kerevizi önce ekmek tahtasının üstünde ikiye ayırıp sonra bölük pörçük soymaya başlarken “sebze kayası ya da kaya sebzesi,” diye söyleniyordu.

Orasından burasından kıt kıt yolup ilk parçayı tamamladığında Erdem’in eline tutuşturdu. Bir ayaklı bir de ayaksız iki tane rendeleri vardı. Kullanmak için hangisini ister diye Erdem’e gösterdi. Delikanlı ayaklı olan kırmızı kulplu rendeyi tercih etti. Ne olduysa, içine ne doğduysa belki de bu tercihle birlikte oldu. Ulviye diğer parçayı soyarken Erdem’de ilk parçayı hıyır hıyır öğütüyordu.

Yemek işini acele tarafından yoluna koyduğuna göre Ulviye üstünü rahat rahat değiştirebilirdi. Bunun için mutfağa karşı olan yatak odasına doğru geçerken Erdem annesine;

“Ben beni bildim bileli bu rende var. Sahi anne bu rende kaç yıllık?”

Artık ne demekse “Tam da üstüne bastın!” diye seslendi Ulviye. Üzerine ev giysilerini geçirdiğinde yeniden mutfağa daldı.

“Tam da üstüne bastın derken o rende seninle yaşıt oğulcuk. Buna vurgu yapmak istedim.”

Erdem şaşırmış halde annesine baktı. İkinci parçayı bitirmesine azıcık bir şey kalmıştı:
“Bilmiyordum. Demek yirmi yedi yaşında o zaman. Anladım, ben beni bildim bileli var işte.”

“Aferin iyi hatırlıyorsun. Bir yaşına yetip ayaklandığın mutfakta kapları az-buz karıştırıp ellemezdin. Oturduğumuz evde mutfak dolabı yoktu ve kap kacak tezgâhın altında örtünün gerisindeydi. Senin için oyuncak niyetine diye fazla müdahale de etmezdim. Oklava, kepçe, süzgeç, leğen artık eline geçirdiğini ortaya çeker onları birbirine vurur, birbirinin içine koymaya çalışır ya da geniş kapların içine oturmaya çabalardın. En çok da ahşap peçeteliği severdin. Misafirliğe gittiğimiz evlerde peçetelik varsa hemen ona atılırdın.”

Çocukluk anıları kimin hoşuna gitmez ki? Annesi anlatıyor, Erdem “hadi ya!” diyerek gülümsüyordu.

Ulviye başa dönerek;

“Hatta ilginç bir hikâyesi var bu rendenin.” deyince, Erdem’in gözleri iyice açılıp kıkırdaması çoğalmıştı.

“Aman anne bir rende işte bir rendedir, hikâyesinden ne çıkar.” deyince Ulviye de bu önemsiz nesnenin önemsiz olacağı tahmin edilen hikâyesini mutfakta dönüp dolaştığı yerde anlatmaya başladı:

“Daha sen üç ya da üç buçuk aylıktın. Baban ev için telefona yazıldı. O zaman her evde telefon yok. İhtiyaç duyduğumuzu söyleyemem. İşyerlerimizdeki ya da dışarıdaki ankesörlü telefonlarla işimizi görüyoruz. Salt biz değil aşağı yukarı herkes böyle. Ama baban aldı işte. Bir ayda mı, bir haftada mı çıktı. Orasını tam hatırlamıyorum. Telefon bağlandı ve bir ya da bir kaç saat sonra ‘zıırrr’ ederek çaldı. Heyecanlandım. Çok şaşırdım. Numaramızı daha kimse bilmiyor ki! Evde minik bebek sen, bir de ben. Aynı heyecanla kaldırdım ahizeyi. Karşımdaki ses ‘Kutlarım, yapılan hediye çekilişi sizin telefon numarasına çıktı!’ deyince, içimden şanslıyız diye sevindim. Eve telefon bağlanmasını istemeyen bendim ama o an bunun iyi olduğuna sevindim. Düşün, o gün telefon bağlanıyor ve arkasından numaramıza hediye çıkıyor. Ama hediyenin ne olduğunu söylemiyor, sürpriz yapacaklarmış. Hediyeyi teslim etmek için benimle randevu ayarlamaya çalışıyor. Eğer cuma günü öğlen üzeri kabul edersem, gelip hediyeyi vereceklermiş. Tamam diyorum. Yalnız ahizenin diğer ucundaki kadın “Ürünlerimizi tanıtmamız için komşularınıza da haber vermenizi rica ediyoruz.” diyor.
İçimden ne gerek var konu komşuya diye düşünsem de “tamam” diyorum ve anlaşıyoruz. Şanslı numaramızın ahizesini büyük bir hoşnutlukla yuvasına yerleştiriyorum. Akşam babana da müjdeyi veriyorum. Benim sevinmiş olmama o da sevinmiş miydi tam bilemiyorum. Birlikte acaba bize ne çıktı, bari ihtiyacımız olan bir şey olsa, diye aramızda konuşuyoruz. Yeni çıkan elektrikli bir meyve sıkacağı olsa! Ya da düdüklü bir tencere, elektrikli ızgara…

Telefonun geldiği gün günlerden salı idi. Cumaya randevulaşmıştık. Üç-dört komşumuzun kapısını çalıp “böyle böyle işte…” dedim. Pek heyecan duymadılar. Hatta Döndü Abla, “Aman onlar böyle şeyleri çok yaparlar, pek önemseme.” deyince kendimi keriz gibi hissettim. Yoksa gelen telefon karşısında saftirik mi kalmıştım? Döndü ablanın dediği o çok yapılan şeyi ben hiç duymuş görmüş değildim. Belki de sen doğana kadar dışarıda çalıştığım için evlerde dönenleri bilmiyordum. Bir komşum da “Öyle kuru kuru gelmezler, onlara ve yanlarına gelecekler için yiyecek bir şeyler yapmalısın.” dedi. Çayın yanına bir şeyler yapmalıymışım. O zamanlar kadınların çay töreni şimdiki gibi tatlısı, tuzlusu, yoğurtlusu, sütlüsü gibi bir masayı silme dolduran açgözlülük içermiyor. Henüz o sosyal medyada paylaşılan sofralardaki sonradan görme devrine gelmemişiz. Çayı tek başına sunmak o zamanda asıl olandı. Bunun dışında çayın yanına ya kek, ya bisküvi ya börek, ya da kısır verilirdi. Biri varsa öteki olmazdı. Öteki varsa beriki diye bir şey de yoktu. Ben zaten yemeli içmeli ev kadını törenlerine katılmış biri değildim. O konuda görgüm kıttı. Neyse acıktık şimdi orasını fazla karıştırmayayım. İşte o yokluk içinde canımı dişime takarak çayın yanına mecbur kısır yaptım.

Günü saati geldiğinde bize çekiliş hediyesi getiren her kimse zili çaldı. İçeriye elinde küçük bir çantayla genç bir kadın girmişti. Şaşırdım. Ben büyük bir pakette hediye ile geleceğini, hatta birkaç kişiyle gelineceğini zannediyordum. Düşünüyorum da ne komikmişim. İçimden o hediye altın da olabilir diye geçirdim. İki komşum geldi ve satıcı kadın, yani pazarlamacımız ürün tanıtımına başladı. Benim suratım düştü. Kucağımı ısıtan bebeciğim olmasa kim bilir nasıl tahammül ederdim o manzaraya. Bir an önce işini bitirip hediyemi versin de gitsin istiyorum.
Döndü ablanın işi varmış satıcıyı fazla dinlemeden gitti. O gittikten sonra satıcı lafını keseden bitirmeye çalıştı. Gelmek için can atmıştı ama şimdi içinde onu sıkan, bir an önce gideyim diyen bir şey var gibiydi. Çayını içti. Eşliğinde tabaktaki kısırı bitirdi ve “Bana müsaade.” dedi. Ortada daha hediye yok! Sanki hediye olayı hiç geçmemiş gibi. İrili ufaklı mutfak ve ev eşyalarının olduğu kataloğu el çantasına koyup ayağa kalktı. Ben bebeği yani seni komşumuz Halime’nin kucağına verip onu uğurlamaya geçtim. Yolun sonuna geldik ama görünürde yine de hediye yok. Kadın kapıdan çıktı gitti gidecek. Olanlar zoruma gitti. Kandırılmak içime oturuyor. Artık şimdi tam hatırlamıyorum ama ne dediysem kadın çantasından çıkarıp bana işte şu kullandığın kırmızı kulplu rendeyi uzattı. Şok oldum! Rendeyi hiç değilse hakkımı aradım demek için de olsa düşünmeden elimde buluverdim. Evimizde zaten rendemiz vardı. O zamanlar şimdiki gibi ufak tefek kullanım aletleri her yerde ucuz fiyata böyle bir milyoncu, üç milyoncu gibi zibil şeyler yoktu. Ee rendesiz de ev olmazdı. Beyaz kulplu ayaksız bir rendemiz vardı. Kırmızı kulplu rende ikinci rendemiz oldu. Kandırılmak ağırıma gitmişti. İçime kötü bir anıyı yapıştıran rendenin de suçu olmasa da onu iki metre öteden tezgâhın üstüne fırlattım. Nasıl ama… Hakkımı söke söke almışım işte!”

Ulviye bir yandan tavadaki kerevizi ocakta karıştırarak çiğliğini öldürmeye çalışırken Erdem yanı başında ilgiyle beklemişti.

Annesi hakkını mı almıştı, ortaya rendenin ilginç hikâyesi mi ortaya çıkmıştı doğrusu Erdem karışık duygular içindeydi. Evde telefonun dahi olmadığı koşullar, telefon etmek için insanların dışarıda kaç yüz kişilik kuyruklar oluşturduğunu gözünde canlandırmaya çalıştı. Elindeki telefona baktı. Sahi az önce kereviz rendelerken cep telefonu neredeydi ve ne zaman eline geçmişti onun bile farkında değildi. Rende mi tarih yazmış, tarih mi rendenin hikâyesini bugünden ilginç kılmış pek anlayamadı. Annesi kerevize yoğurt özerken Erdem sarımsak soyuyordu.

“Anne şimdi senin bu sarımsak döveceğinin de bir hikâyesi vardır?”

Ulviye bir an düşündü. Var mıydı? Birden aklına geldi ve gözleri parladı. Güldü. Erdem de merak içindeydi. “Ne?…” dedi.

“Bunun için ta Fındıkzade’de kurulan Cuma Pazarı’na gitmiştim. Ancak çok çeşit ve ucuz bir şey orada bulabilirim diye.”

Erdem, sıkılaştırılmış plastikten üretilmiş sert krem rengi sarımsak döveceğini eline alıp sağına soluna alacaklı gibi baktı. Rende kendisiyle yaşıttı ama dövecek ondan beş yaş daha büyüktü. Zaman akıp giderken, farkında olmadan içinden geçen nesnelere de bir hikâye kazandırmış oluyordu.

Hatice Eroğlu Akdoğan

Leave a Comment

İlgili İçerikler