0

ORMAN BEKÇİSİ

Önceleri ülkeyi terk edip gitmeyi düşünüyordu, fakat bu yaştan sonra, vatanından ayrılmanın akıllı bir iş olmayacağını ve gurbetin acılarına güç yetiremeyeceğini anladığından ülkenin dağlık bölgelerindeki ücra bir köyde yaşamaya karar verdi.

Seslerden, sözlerden, renklerden ve insan ilişkilerinden usandığı için gittikçe artan insan kalabalıklarında nefesi daralıyor, bir ömür boyunca omuzlarında biriken, yıllar geçtikçe çözülmesi imkânsız hale gelen sorunların ağırlığı altında bunalıyordu. Her Allah’ın günü birileriyle zamanı geçmiş gereksiz ve siyasi konularda inatlaşmak, bayat soruların çürük mantıkla cevaplandığını dinlemek onun için katlanılması zor bir işkenceye dönmüştü. Bütün ömrünü hayatın anlamsızlıkları ile münakaşa ederek heba ettiği için kendisinden nefret etmekteydi.

Aniden ortadan kaybolmasının dedikoduya sebep olmasını istemediğinden şehirden ayrılırken birkaç yakın dostuna çalışmak için yurtdışından davet aldığını söyledi. Cep telefonunun hafızasını sildikten sonra kapatarak gereksiz bir eşya gibi bir köşeye fırlattı. Bundan sonra telefon neyine gerekti ki?

Kimse ile görüşmek istemediğinden ülkenin kuzey taraflarındaki ücra bir yerde, merkezden oldukça uzakta, ağaçlarla kaplı bir dağın karşı yakasında kendisine bir ev yaptı. Aslında buna ev demeye bin şahit isterdi. Burası bekçi kulübesine benzer ağaçtan yapılmış bir sığınaktı. Gençliğinde bir müddet inşaat işlerinde çalıştığından kulübeyi bitirmesi uzun sürmedi.

Kulübenin olduğu yere işlek yol yoktu, yalnız ormanın aşağılarında, dağın eteklerine doğru dar bir patika uzanmaktaydı. Önemli ev eşyalarını, yatak yorganını tek başına sırtlanıp getirdi, yazı ve yemek masasını ise kurumuş ağaç gövdesinden hazırladı.

İçme suyunu yakındaki cılız akan pınardan taşıyor, kulübeyi ormandaki çalı çırpıyı doldurup yaktığı demir soba ile ısıtıyor, yemek ve çayını da burada hazırlıyordu. Bir hayli uzak da olsa ayda iki defa alışveriş için şehir merkezindeki pazara giderek gerekli ihtiyaçlarını alıp getiriyordu. Aldığı emekli maaşı geçinmesi için yeterliydi, olası ihtiyaçları için de köşede bucakta biriktirdiği az buçuk parası vardı, sıkıntı çekmeyecekti.

Kulübe küçük olduğundan sobayı yakar yakmaz hemen ısınıyordu. Yanan odunların kokusu, yıllarca ayrı düştüğü ömrünün erken çağlarıyla ilgili hatıralarını uyandırıyor, bu yerlere gelmekle yalnız tabiata, sessizliğe ve kimsesizliğe değil, geçmişine de döndüğünü anlıyordu.

Şehirden ayrılmadan önce evdeki bütün elyazmalarını, mektuplarını, yıllar önce başlayıp bitiremediği yarım kalmış eserlerinin hepsini yakmıştı. Kendisinden sonra bunların kimsenin eline geçmesini istemiyordu. Bu yazılarda, bir zamanlar onu endişelendiren sorunlar şimdi gülünç ve anlamsız görünüyor, sararmış kâğıtları çevirip bakmaya bile sabrı yetmiyordu. Elyazmalarını yaktıktan sonra üstünden ağır bir yük kalkmış gibi rahat bir nefes almıştı. Yalnız gençlik yıllarından beri ara sıra notlar altığı günlüklerini atmaya kıyamadığından yanına almıştı. Günlükleri gözden geçirerek hatıraların iziyle geçmişe dönmek, yaşadığı ömrü yeniden yaşıyormuş hissi veriyordu ona. Sanki geçmişini gözden geçirerek ömrünü tüketen sıkıntıların sebebini anlamak istiyordu.

Yazı işlerinden yorulduğunda veya çalışmaya hevesi olmadığında ormanın derinliklerine inerek yürümeye başlar, yaban meyveleri toplardı. Dağın yamacına doğru çıktıkça orman seyrelir, ağaçların boyu kısalır ve biraz yukarıda çıplak kayalıklar başlardı. Sırtını kayaya yaslayarak göz alabildiğine uzanan ufukları seyretmek acılarını dindiriyor, adeta ruhunu okşuyordu.

Şehirden ayrılıp ormana yerleştiğinden beri sinirleri sakinleşmiş, sıhhati iyice yerine gelmişti. Artık televizyondaki lüzumsuz programları, sosyal medyadaki dedikoduları izlemekten, insanı hayattan bezdiren gıybetleri duymaktan kurtulmuş, sanki yeryüzünü terk ederek başka bir dünyaya geçmişti. Onu kör düğümlerle kendisine bağlayan toplumun bütün çirkinliklerinden, iğrençliklerinden zamanında uzaklaşamadığı için kendisine kızıyordu.

İki aya yakın bir süre sakince yaşadı; kayda değer bir rahatsızlığı olmadı. Hayatı istediği şekilde akıp gittiğinden kendisini tanıyamayacak kadar değişmişti.

Sonbahara doğru, öğleden sonra kapısı çalındı. Gelen orta yaşlarda, üstü başı perişan, omzunda tüfeği olan bir avcı idi. Islanmıştı ve sağanak yağmurda daha fazla kalmamak için içeri girmek istiyordu. Kimseyle karşılaşmak istemese de yağmurun çaresiz duruma düşürdüğü beklenmedik misafiri içeri almaktan başka çaresi olmadığından itiraz etmedi. Avcı, sobanın başında kendisine yer bulur bulmaz:

“Orman bekçisi misin?” diye sordu.

Avcının sorusuna şaşırsa da çabucak kendini toparlayarak başı ile onayladı. Orman bekçisine benzetilmek hoşuna gitmişti.

“Ne zamandır bu taraflara uğramıyordum.”

Cevap vermedi.

“Av iyi giderse senin payını da getiririm.”

Yine cevap vermedi ve sohbetin uzamasını istemediğinden kalkıp duvara bitişik olan tahta raftaki elyazmalarını karıştırmaya, kâğıtları bir öyle bir böyle çevirerek bir şeyler arıyormuş izlenimi vermeye çalıştı.

Birazdan yağmur yavaşlayınca, avcı teşekkür ederek gitse de uzun zaman kendine gelemedi. Yerinin bilinmesi canını sıkmıştı.

Avcının gitmesinden bir hafta geçmeden o civarın belediyesinden iki kişi gelerek kimliğini, ne iş yaptığını, burada yerleşmek için resmi bir kâğıdı olup olmadığını sordular. Kendisi hakkında gereken bilgileri verdikten sonra ormana yerleşirken birisinden izin istemeye lüzum görmediğini, tahta parçalarından yaptığı kulübeyi de şahsi mülkü olarak görmediğini söyledi. Fakat söylediği sözler belediye çalışanlarını ikna etmemiş olacak ki onlardan biri gayrimemnun halde başını sallayıp elindeki deftere bir şeyler yazdı.

İki gün geçmeden şehir yönetiminin yetkilileri polislerle birlikte geldiler. Bu defa daha ciddi biçimde sorguya çekildi, ev ve etraftaki arazi ölçüldü, fotoğrafları çekildi. Artık huzuru kaçmıştı ne çalışabiliyor ne dinleniyor ne de geceleri uyuyabiliyordu. Şehirdeki gürültü dolu hayatını bütün bunlara göre terk etmişti, şimdi ise elden ayaktan uzak, ücra bir ormanda bile rahat bırakılmadığını düşündükçe sinirleri geriliyordu. İş daha fazla büyümeden buralardan çıkıp gitmekten başka yolu olmadığını anlıyordu.

Bir taraftan da bunca zahmetine acıyor, haftalarca canı pahasına uğraşıp yaptığı bu kulübeyi bırakıp gitmenin, yeniden şehre, önceki hayatına dönmenin ne zor bir iş olduğunu anlıyordu. Ormandaki sakin yaşamından vazgeçerek şehre dönmek, ona ömür boyu hapis cezası kadar zor geliyordu.

Bütün gün boyunca ne yapacağını ölçüp biçti, sonunda her şeye rağmen eşyalarını toplayıp kimseye fark ettirmeden ormandaki kulübesini terk etmekten başka yolu olmadığını anlayınca kesin kararını verdi. Sabah erkenden çekip gidecekti.

Sabaha kadar uyuyamadı, bundan sonra neler olacağı, eski yaşamına dönerse nasıl yaşayacağı ile ilgili sorular ona rahat vermedi. Sabaha doğru gözlerini kapatır kapatmaz kulübenin kapısı çaldı.

Ceketini omzuna alarak kapıyı araladığında uzun boylu, siyah elbiseli iki kişi, kendilerini istihbarat çalışanı olarak tanıtıp kulübede arama yapacaklarını bildirdiler. Hiçbir şey demeden kapının önünden çekilerek gelenleri içeri aldı.

Epey arama yapsalar da rafta itinayla dizilmiş elyazmalarından ve masanın üstündeki karalamalardan başka onların ilgisini çekebilecek bir şey bulamadılar.  Elyazmalarını da alarak onun kendileriyle gelmesi gerektiğini söylediklerinde tartışmanın anlamsız olduğunu anladığından üstünü değiştirip kapıyı kapatarak gelenlerle birlikte çıktı ve ormanın eteklerinde bekleyen siyah arabayla şehir merkezine doğru yola koyuldular.

İstihbarat servisinin yeni yapılmış binasının girişinde üstü iyice arandıktan sonra içeri geçip koridorun sonundaki merdivenden alt kata indiler. Demir kapı gürültü ile açılıp kapandı. Tek kişilik soğuk, rutubetli ve havasız odanın boğucu kokusunu fark edince nerede olduğunu anladı.

Hücrede geçen bir hafta, ona bir ömür kadar uzun geldi ve nöbetçi kapıyı açarak sorgu memurunun yanına götürüleceği için hazırlanması gerektiğini söylediğinde günün hangi saatinde, hangi asırda yaşadığını hatırlamaya çalıştı. Fakat kendini ne kadar zorlasa da hatırlayamadı.

Merkezden gönderildiği davranışlarından belli olan sorgu memurunun farklı şekilde tekrarladığı aynı ve yorucu soruları uzadıkça damarlarının gerildiğini, kulaklarındaki uğultunun gittikçe artarak bütün azalarını doldurduğunu, sinirleri boyunca akarak içini titrettiğini, değişip başka bir varlığa dönüşmek üzere olduğunu hissediyordu. Kendisine hâkim olmaya, sorulara düzgün cevap vermeye çalışıyordu. Çok geçmeden iradesini kaybetti, bundan sonra neye nasıl cevap verdiğinin de farkında olmadı. Ancak aniden, sorgu memurunun dudaklarından çıkan renkle ilgili bir ifadeyi duyar duymaz, bulanık zihni azıcık durulur gibi oldu.

“Yazılarınızda neden boz rengi daha çok kullanıyorsunuz?”

Şimdiye kadar, eserleri hakkında basında çıkan eleştiri yazılarında buna benzer bir soruyla karşılaşmamıştı. Her bir rengin ömrün anlamlı anıları ile ilgili olduğunu, aslında hayatın da o anlamlı anılar üzerine kurulduğunu düşünüyordu. Bu anılar, zamanla anlamını kaybettiğinde bu güzel rengin sıradanlaşarak solduğunu, bozarıp kaybolduğuna inanıyordu. Yalnız boz renk değişmeden kalıyor, bütün zamanlar için taşıdığı anlamı olduğu gibi koruyup muhafaza ediyordu.

“Boz renk mi dediniz?”

“Acaba soruyu tam anlamadınız mı? Evet, boz renkle ilgili olarak soruyorum. Bunu nasıl açıklayabilirsiniz?”

“Nasıl açıklayabilirim? Doğrusu…”

Sorgu memurunun ısrarlı bakışları cevap beklemekteydi, o ise kendinde değildi. Boz renkle ilgili bu kesin ve net gözlemden kaynaklanan soru bey­ninde başka sorular doğurmuştu. Yıllarca zihnini yoran, hafızasının sınırlarında gezinen ama bir türlü bulamadığı düşünceleri, sorgu memurunun soruları aniden ortaya çıkarmıştı. Yanında kâğıt kalem ol­saydı, bunları unut­mamak için notlar alırdı. Artık hafızasına güvenmiyordu.

“Bana kalem kâğıt verebilir misiniz? Yazmazsam unutacağım.”

“Neyi yazmak istiyorsunuz?”

“Boz renkle ilgili söylediklerinizi…”

Sorgu memuru şaşkınlıkla başını sallayarak kâğıt kalemi ona uzattı. Teşekkür ederek kâğıda kendisinin anlayacağı tarzda bazı notlar aldı. Soruşturma sırasında sorular değişse de boz renkle ilgili söylenilenler zihninden çıkmıyor, sorgu memurunun dudaklarından dökülen bütün kelimeler ezeli anlamını kaybederek başka anlamlar yükleniyordu.

Zaman karmaşasında sorgu sualin ne kadar uzadığının farkına varmadı, yalnız aniden durumunun kötüleştiğini, gözlerinin kararıp vücudunun hareketsizleştiğini hissetti. Sonrasında neler olduğunu hiç hatırlamıyordu. Gözlerini açtığında kendisini hastanede, yarı karanlık, havasız bir koğuşta buldu. Başının üstünde orta yaşlarda gözlüklü bir hekimle genç bir hemşire durmaktaydı.

Sırtına boz renkli bir önlük giyinmiş olan hekim, onunla yalnız başına konuşmak için hemşirenin odadan çıkmasını işaret etti ve tahlil sonuçlarına rastgele bakarak yaşam biçimi ile ilgili ona sorular sormaya başladı. Sorular başta hastalıkla ilgili olsa da zamanla siyasi konulara dönüşmeye başlayınca, aniden çakışan bakışların şaşkınlığıyla donup kaldı: Hekim önlüğüyle karşısında duran şahıs, sorgu memuru idi.

O anda hafızasının bulandığını, hekim / sorgu memuru önlüğü ile birlikte, zeminin, duvarların, tavanın, içinde yattığı yatak takımının, gözlerinin gördüğü her şeyin bozardığını hissetti.

Zorla ayağa kalkarak pencereye doğru yaklaştı, perdeyi aralayıp gökyüzüne dağılan bulutları, seyrek çam ağaçlarının arasından görünen binaların damlarını, hastanenin bahçesindeki çiçek tarhlarını seyretti, her şey boz renge bürünmüştü.

Vücudunda soğuk bir sızı duydu.  Renk duygusunu kaybetmişti.

Vagif Sultanlı

Çeviren Prof. Dr. Parvana Bayram

 

Leave a Comment

İlgili İçerikler