0

SELVİLERİN GÖLGESİNDE YOSUN YEŞİLİ GÖZLER

Cep telefonuma mesajı düştüğünde resim yapıyordum. Tuvalimin üzerinde yine Van Gogh tarzı bir resmim vardı.

Mesajını merakla açtım.

Hiç beklemediğim cümleler vardı. “Hımmm, öykünüzü beğenmedim. Öykü değil de daha çok fantastik bir yazı gibi geldi. Ha, ha, ha… Açıkçası horror yapısında yazınız. Ne yalan söyleyeyim okurken beni gerdi de gerdi. Ben öyküde, bir pencereden gezintiye çıkıp geri geldiğimde değişik bir duygu yaşamayı seviyorum. Belki ondandır. Kusura bakmayın, ben beğenmedim, başka okurlar belki beğenirler.”

Satırları birkaç kez okudum. Her okuyuşumda, kelimeler çalışma odamda yankılandı. “Ben öykünüzü beğenmedim…”

Yazdığım öykü bir korku dergisi içindi. Bir süre resim yapmayı bıraktım. Avuçlarımı şakaklarıma koydum. Havanın sıcağı, kalbimin sıkıntısıyla birleşti. “Kusura bakmayın. Ben beğenmedim” diyordu. Bu sözü, daha önce yazdığım bir şiirim için de geçerliydi.

Ayağa kalktım. Can sıkıntısı, yıllardır garajda duran motosikletimi aklıma getirdi. Garaja indim. Üzerindeki tozları sildim. Kontağı çevirdiğimde motor inatçı bir homurtuyla çalıştı. Kaskımı takarken hâlâ o cümleyi mırıldanıyordum:

“Ben öykünüzü beğenmedim… Başka okurlar belki beğenir.”

Yola çıktığımda kendi kendime gülümsedim. Belki de yazmak, motosiklete binmek gibiydi. Motor hızlandıkça, o satırların acısı yavaş yavaş eridi. İçimde yeni bir öykü kıpırdanmaya başladı.

X

Direksiyonun titreşimi ellerime, rüzgârın kokusu ciğerlerime doluyordu. Doğal Yaşam Parkı yönüne çevirdim rotamı. Yolun iki yanında selvi ağaçları yükseliyordu; uzun gövdeleriyle birbirine yaslanmış gibiydiler. Aralarından süzülen ışık, yola altın rengi lekeler bırakıyordu.

Saçlarım rüzgârda dağılırken, birden onu hatırladım. Odaya çağırdığım günü. Kapıyı aralamış, içeri girerken “Buyurun Kemal Bey,” demişti.

“Gel, gel Gülin, biraz konuşalım seninle.”

Çok güzeldi. Genç, alımlı. Kot pantolonu üzerinde beyaz gömleği vardı. Kollarını hafifçe kıvırmıştı. Gözleri yosun yeşiliydi; bakışları, insanı içine çeken bir denizin dalgası gibi.

“Nasıl gidiyor çalışmalar? Alıştın mı buraya?”

Sesimden onu çok beğendiğimi anlamış mıydı bilmiyorum. Cevap vermekte zorlanmıştı sanırım, gülümsemişti sadece. O gülümseyiş… O küçücük odanın havasını değiştirmiş, sanki her yeri aydınlatmıştı. Birdenbire oda ferahlamıştı. Sıradan bir masa, sıradan bir pencere bile onun gülüşüyle bambaşka görünmüştü gözüme.

Şimdi motosikletin üzerindeyken yol kenarındaki selviler bana o günü fısıldıyordu. Rüzgâr saçlarımı savururken, kalbimin derinlerinde yeniden o yosun yeşili gözlerin bana baktığını görüyordum.

X

Ne güzel günlerdi. Sık sık onu düşünmeye başlamıştım. Her fırsatta odamdan çıkıp yanına gidiyor, sırf bir şeyler söylemek için masasına uğruyordum. Bazen beraber çalıştığı arkadaşına eğiliyor, alakasız sorular soruyordum. Odadakilerin, “Kemal Bey neden onun yanında?” diye sorduklarını düşünüyordum.

Bir gün odama geldi. Elinde birkaç kâğıt vardı. Oturdu, gözleri ışıldıyordu. Bana öykü yazdığından söz etti. Bir dergiye göndermiş, yayınlanmış. Sevinçle anlatıyordu. Sonra okudu. “Kırmızılı” adlı öyküsünü. Ne de güzel okuyordu. Sesindeki dalgalanma, kelimelerin içinde saklı duyguları açığa çıkarıyordu. O an gözlerimi ondan alamamıştım. Yüreğimde ince bir sızıyla, “keşke elinden tutsaymışım” diye düşündüm. O parmakların arasından, hayata tutunmak istedim. Sonra da en çılgın hayalim fısıldadı kulağıma: keşke o an eğilip öpseydim. Ama yapmadım. Cesaretim, odanın sessizliğinde dağılıp gitti.

Motosikletimin üzerinde hızlanırken, rüzgâr yüzüme çarpıyordu, ama ben yalnızca o anları hatırlıyordum. Sesini, gülüşünü, kelimeler arasında saklanan ruhunu…

Biraz önceki can sıkıntım tamamen kaybolmuştu. Selvilerin arasından geçen yolda, onun gülümsemesini taşıyordum içimde. Her viraj, her rüzgâr dalgası, bana onun yanaklarına düşen o belli belirsiz gamzeyi hatırlatıyordu. Motorun homurtusu kalbimin atışıyla birleşti. İçimde tek bir his vardı: Ona duyduğum o tarifsiz özlem.

X

Bir gün öğle arasında, elimde fotoğraf makinesi yanlarına gittim. “Fotoğrafınızı çekeceğim,” dedim gülümseyerek. Aslında tek isteğim, onun fotoğrafını çekmekti. Diğer kızlar da toplandı. Beş, altı poz çektim. Deklanşöre her bastığımda gözlerim hep onu aradı.

Harika fotoğraflar çıkmıştı. Gözleri, yüzünün ince çizgileri… Sanki bir tablo. Ama akşamüstü, başka bir şey yapmaya karar verdim. Fotoğrafçıya gidip diğer fotoğrafların yanında sadece onun olanını da bastırmasını istemiştim. Bahane bulup ertesi gün bir işi için yanıma çağırdım. Odaya girdiğinde, içerisi yasemin kokusuyla dolmuştu. Yaseminin kokusu her zaman bana onun gençliğini, canlılığını hatırlatırdı.

Koltuğa oturdu. Ben ise fotoğrafları uzattım. Gözleri, kâğıtların arasından kendine ait olanı bulduğunda bir an şaşkınlıkla parladı. O an yaklaştım. Başını hafifçe geri çevirdiğinde, dudaklarına dokundum. Sadece öptüm. O kadar. Hiçbir şey demedi. Sesini çıkarmadı. Ne bir itiraz ne de bir söz.  Ama ben o sessizliği saklı bir kabulleniş gibi hissettim.

O an, yıllarca kalbimde taşıyacağım bir hatıra oldu. Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştiren şey, tek bir sözcük değil; sessizlikle örülü küçücük bir andır.

X

Motorun hızını artırdım. Yol, iki yanda uzanan selvi ağaçlarıyla daralıp genişliyordu. Rüzgâr yüzüme çarpıyor, gözlerim yola değil, içimdeki anılara kilitleniyordu. Yasemin kokulu odada yaşadığımız o kısa anı…

Kendimi onun bakışlarında kaybetmişken, sağ yönden aniden bir araba çıktı. Frene asıldım ama çok geçti. Bir uğultu, bir çarpışma… Motorum bir yana savruldu, ben asfaltın üzerine düştüm.

Çevre sessizleşti, yalnızca motosikletin devrilmiş tekeri dönüp duruyordu. Sürekli, inatçı bir şekilde, sanki zaman durmuş da yalnızca o dönüyormuş gibi.

Kanım sıcak asfaltın üzerinde yayılırken birkaç kelime dudaklarımdan döküldü:

“Keşke… keşke daha çok öpseydim…”

Gözlerim bulanıklaştı. Ama son bir kez, içimin derininde yosun yeşili gözlerini gördüm. O gülümsemesiyle bana bakıyordu. O gülüş, ölümün soğukluğunu bile unutturacak kadar güzeldi.

Ve sonra karanlık çöktü.

Hasan Çelikkol

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Leave a Comment

İlgili İçerikler