0

YILIN İLK KARI

İlkokul son sınıftayım, yılın ilk karı dışarıda lapa lapa yağıyor, soba alabildiğine öfkeli hem yemekleri hem de onca horantayı ısıtmak için yanıp tutuşuyor. Yetmezmiş gibi üstünde bir de ıhlamur kaynatıyor. Annem patates pişirmiş yine, mercimek çorbası ve dört çift pide ile hepimizin karnını doyurmanın telaşında. Masanın başındayız; iki abim, küçük kız kardeşim ve ben. Babam henüz eve gelmemiş, işe mi kahveye mi gitti bilmiyoruz; kimse de merak etmiyor zaten. Yeter ki kirayı kumarda yemesin. Ev, sarımsak, ıhlamurdaki karanfil, annemin yıkayıp sobanın etrafına astığı çamaşırlar ve sanırım en çok ev gibi kokuyor.

“Kış erken bastırdı,” diyor İsmail abim, “daha çok kömür almak lazım, bu ay fabrikada çift mesai yapacağım,” diye de ekliyor. Aşık kendisi, üç yıldır Emine ile evlenmenin derdinde. “Bir nikah masasına otursam kızı kaptırmadan,” diye planlar yapıp duruyor. Ancak bir türlü parayı denkleştiremiyor.

Recep abim askerden yeni geldi, her gün iş arıyor; umutsuz, amaçsız. Ne iş olsa yapacak, güya da kısa yoldan para kazanmanın peşinde daha çok.

İki oğlu da okumayınca annem bizi okutmak için her gün hayaller kuruyor. “Benim güzel kızlarım üniversiteye bile gidecekler, altın bilezikleri olacak, kocalarına minnet etmeyecekler,” diyor. “Masa başında çalışacaklar illa,” diye de ekliyor. Komşumuz Hatice teyze, torunu Ahmet beyaz yakalı oldu diye pek bir övünüyormuş. Annem bunu duyduğundan beri hepimizin gömlek yakalarını elinde tekrar tekrar yıkayıp beyazlatmaya uğraşıyor, sanki kaderimizi de ağartabilecek gibi…

En küçüğümüz Meryem’in upuzun, dümdüz, ipek gibi saçları, iri ela gözleri var. Aynalardan kendini alamıyor; güzelliğinin son derece farkında, fakat onun da okumakta gözü yok.

Hâl böyle olunca o yıl gece gündüz ders çalışıp Anadolu lisesi sınavını derece ile kazanıyorum. Annemin şu hayatta tek bir dileği gerçek olursa, hepimiz mutlu oluruz, belki kaderimiz değişir diye…

…………..

Yıl olmuş 2015, diyor toplantıda genel müdür, üslupsuz bir sinirle: “Siz hâlâ bunlarla mı uğraşıyorsunuz Handan Hanım!” deyince ister istemez toparlanıyorum olduğum yerden, dosyayı yeniden inceleyeceğimi belirtiyorum. Pencereden yağan karı görünce neden anılara daldığımı anlıyorum. Yılın ilk karı lapa lapa yağıyor, yine tutacak belli; içimde aynı hüzün. Karın bile herkes için eşit ve adaletli yağmadığını bir tek ben biliyorum sanki.

Toplantı bitiyor; hâlâ masa başındayız, bembeyaz yakalı gömleğimle ben, müdür HANDAN HANIM ve çalışanlarım. “Herkese teşekkür ederim,” diyorum, “zorlu ama başarılı bir yıl geçirdik.” Tam çıkarken, “Yılbaşı planınız nedir, nerede olacaksınız?” diye soruyor biri. Herkesin yurtdışı gezileri, uçak biletleri ayarlanmış. “Olmak istediğim yerde,” diyorum, gizemli olduğunu düşünüp, “evde” diyemiyorum.

Oysa annem öldüğünden beri bir evim yok, kimsem yok benim. Aile desen paramparça, kimsenin kimseden haberi yok. Meryem ikinci kere evlenmiş, onu bile sonradan duydum. İki çocuk kendinde, üç tane de yeni kocasının yanında varmış. Çok dil dökmüştüm oysa: “Evlenme o hayırsızla,” diye; dinlemedi hiçbirimizi, kaçtı, küstü, gitti, gelinliksiz gelin oldu Meryem o güzelliğiyle. Recep desen, ağır abi rollerinde; suça yatkın, mafyacılık oynuyormuş. Bir tek İsmail abim mutlu, hâlâ “Emine’m,” diyor; üç güzel kızları var. Fazla görüşemesek de hep destek oldum ona, kızları okutsun diye, bana benzesinler diye.

Annemi mutlu etmek isterken o kadar çok kendimi unuttum ki evlenecek vakit olmadı; evlenmeyince tabii çocuk olmadı. Ama neyse ki annem gördü, çok da gururlandı. Eşe dosta, mahalleye hep beni anlattı: “Kızım müdür oldu,” diye. “Gel benimle yaşa,” derdim, “bak ben de yapayalnızım.” Üç gün kalır, hafta sonu geçince sıkılırdı, babamı özler, kedilerini bahane eder, kaçardı. Oysa babam iki ay geçmedi, evlendi tekrar annem öldüğünde. Ankastre mutfakların gri renksizliğinde ve insanı sağır eden sessizliğinde bir ben kaldım, kokusuz modern evimde.

Pencereden baktım, kar hâlâ yağıyordu. Telefonumu çıkardım, bir aile sıcaklığı, bir sevgi kırıntısı bulma ümidiyle İsmail abimi aradım. Hoş beş sohbet ettik biraz. “Kızım, sen de 40 yaşına yaklaştın, bir koca bulamadın,” dedi. “Bak, Meryem’e ikinci kocayı bile buldu.” “Abi,” dedim, “Meryem dayak yüzünden boşandı; üç çocuklu dul bir herife vardı, sürünüyor,” dedim. “Olsun, başında kocası var ya,” dedi. Tokat gibi patladı kulağımda sesi. Beni yalnızlığımdan vuran abim miydi? Telefonu suratına kapatmadan, “O zaman Meryem göndersin çocuklarının okul harçlıklarını,” diyebildim. Ağlasam keşke, ağlayabilsem; içimdeki öfke, hayal kırıklığı, nefret belki boşalıp bitecekti, yağan kar taneleri gibi döne döne uçup gidecekti. Lakin olmadı, demek ki olmayınca olmuyordu.

Şimdi tekrar düşündüğümde, küçüklüğümdeki yemek masasında, sobanın yanında, hayat kavgasının tam ortasında, burnuma buram buram gelen ev kokusunda da mutlu değildik hiçbirimiz aslında. Ortak bir çaresizliği paylaşıp, “kader” diyorduk adına. Şimdi ise daha tenha evlerde tek başımıza yaşayıp “tercih” diyoruz adına ve hayat tüm acımasızlığıyla, kim neyi olduramadıysa tam da oradan vuruyor aslında.

Eda Çalışlar

 

 

 

İlgili İçerikler