KARAKUŞLARIN GÖLGESİNDE: BİR UYANIŞIN ÖYKÜSÜ O sabah gökyüzü sisli, gri bulutlarla kaplıydı. Antakya’nın üzerine çöken bu kurşuni ağırlık, sanki olacakların habercisiydi. Şehrin üzerinde süzülen...
SESSİZLİK
Bir giriş cümlesi nasıl olmalı diye düşündüm. Bu metnin girişi tek kelime olmalıydı. Çünkü bazı kelimeler bir haykırıştan daha ağırdır.
Sessizlik.
Susmanın iyi geldiği yalanını kim söyledi bize? Kim ekti içimize bu düşünceyi? Ağlamanın da gülmenin de sesi varken, acının neden sessiz olması gerektiğine kim karar verdi? İnsan en çok sustuğunda kaybeder. Kendini, başkasını, vicdanını.
Kelimeler ağzımızdan çıkarken kalbimize uğramıyorsa konuşmuş sayılır mıyız? Yoksa sadece gürültü mü üretiriz? Sessizlik bazen en kestirme sığınaktır. İnsan susarak güçlü olduğunu sanır. Oysa sustukça kibri büyür, başkasının acısına yabancılaşır.
Haberleri açtığımızda gördüğümüz yüzler artık bizi sarsmıyorsa orada bir eksilme vardır. Bir insan yalnızca bedeni toprağa düştüğünde ölmez. Hakları elinden alındığında da ölür. Çocukluğu çalındığında, sesi bastırıldığında, korkuya mecbur bırakıldığında da ölür.
Ve biz, her sustuğumuzda, o ölüme biraz daha yaklaşırız.
Bir çocuğun gülüşü yerine yalvarışının yankılandığı koridorlar hâlâ varsa, bitirmek için değil, görmezden gelmek için çaba harcanıyorsa buna alışan taraf olmak da bir tür vazgeçiştir. İnsanlıktan vazgeçiş.
Beni susanlarla aynı yere koymayın. Fısıldayarak değil, yüksek sesle konuşmak istiyorum. Çünkü bazı çağlarda sessizlik erdem değil, suçtur. Kalbim sadece beni yaşatmak için atmıyor. Aynı gökyüzünü paylaştığım herkes için atıyor. Coğrafya bir bahane olabilir, acı değil. Can, nerede olursa olsun candır.
Sustuklarımız için affedilmeyi bekliyorsak önce konuşmayı öğrenmeliyiz. Çünkü kötülük en çok sessizlikte büyür. Ve umut, ancak biri sesini yükselttiğinde çoğalır.
Kevser Karadağ
