0

CANAVAR

Bazen bir telefon sesi, bütün günü başka bir renge boyar ya…

Hah, işte o gün de öyle olmuştu.

Bizim fakültedeki arkadaşlarla Edremit sahilinde, göle bakan bir çay bahçesinde oturuyorduk. Sınavlardan yeni çıkmışız, içimiz rahat, omuzlarımızda hafif bir gevşeklik. Herkes kendi dünyasından konuşuyordu: biri geçen yaz Erciş’te çalıştığı otelden bahsediyor, öbürü memleketine bilet bulamamaktan yakınıyor, bense sadece gölü izliyordum. Kimse bilmiyordu, Zehra’yla birkaç gün evvel ayrılmıştık.

Van Gölü’nün mavisi başka bir mavi… Sanki içine biraz kül karışmış bir su rengi, neftî. Yüzeyi, sabahın rüzgârıyla dalgalandıkça çarşaf gibi serili; ışık, ince ince kırılıyordu.

Telefonum çaldığında konuşmak istemiyordum aslında. Yine annemdi. Sesinde alışıldık bir şey vardı, ne sevincin ne de kederin tam karşılığı. “İyi misin oğlum?” dedi sadece. “İyiyim.” dedim. “Göldeyim, bir çay bahçesinde, arkadaşlarla.”

“Göl mü?” dedi, “Suya fazla yaklaşma, oralar birden derinleşir.”

“Tamam anne ya… tamam!” deyip kapattım. Annem hep böyledir, anlaşılmaz bir panik ve takıntı hali, belki de annelik böyle bir şey… Ama içimde, onun bu cümlesi kırık bir taş parçası gibi kalmıştı.

Telefonu cebime koyarken masadaki konuşmalar arkamda kaldı. Sanki biri beni görünmez bir iple sahile çekiyordu. Ayağa kalktım, kimseye bir şey demeden yürümeye başladım. Adımlarım yavaş, başım hafif önde… Göl kıyısına indikçe sessizlik artıyordu.

Biraz ileride, güneşin altında yaşlı bir adamın eğilmiş hâlini gördüm.

Önünde küçük bir sandal vardı; burnu çatlamış, tahtası kırılmış. Adam, elindeki basit aletlerle kırık tahta çatlaklarını inceliyor, arada bir çekiciyle vuruyordu. Üzerinde solmuş bir yelek, başında siyah bir kasket. Güneş alnını parlatmış ama o aldırmıyor gibiydi.

Yaklaştım. “Selamünaleyküm amca.” dedim.

Başını kaldırmadan, sanki önceden duymuş gibi “Aleyküm selam oğlum.” dedi. Sesi, yaşlıların o tok ama yumuşak sesindendi. “Sıcak, nem bastı bugün, göl bile terliyor ha!” Sanki kendi kendine hep orada konuşuyormuş gibi…

Gülümsedim. “Ne olmuş sandala amca böyle?”

Adam, gözlerini kısıp bana baktı. “Heee,” dedi sanki yeni bir şey keşfetmiş gibi. “Onu Hatice’ye sor hele.”

Sonra başını sağ tarafa çevirdi, elini havaya kaldırıp seslendi:

“Haticeee! Gel hele Hatice gel! Bak, bu erkek uşağı sandala ne olmuş diyi sorar!”

Biraz ötede, gölün kenarına yakın bir taşın üstünde oturan yaşlı bir kadın vardı. Elinde emaye bir çaydanlık, başında mor bir yazma. Gülümseyerek kalktı, ağır adımlarla geldi.

“Hoş geldin oğlum,” dedi. “Çay ister misin?”

“Sağ ol teyze, şimdi içtim.” dedim.

Kadın gülümsedi, gözleri inceldi. “Mustafa emmin de yine başına dikilmiş sandalı onarır, sanki yeniden suya indirecekmiş gibi…”

“E, anlat hele Mustafa amca,” dedim. “Ne oldu bu sandala?”

Mustafa amca, yavaşça ayağa kalktı. Elleri nasırlıydı, gömleğinin yakası tuz lekesiyle sertleşmişti. Her şeyiyle çok samimiydi.

“Bak evlat,” dedi, parmağıyla gölün ortasını, belli belirsiz birkaç kayalığın olduğu yeri işaret etti. “Orada oldu.”

“N’oldu amca?”

“Ne olacak oğlum? Benle benim küçük oğlan, sandaldan düştük.”

Bir an sustu. Gözleri, uzak bir zamanı seyrediyordu.

“Gözümüzü açtığımızda sahildeydik. Güneş pırıl pırıldı. Balığa çıkmıştık sabahın erkeninde. Ama ne olduysa orada oldu.”

Hatice teyze, elindeki çaydanlığı yere koydu.

“He ya,” dedi, “Bekçi Şehmuz geldi, ‘Hatice teyze, çabuk yetiş, Mustafa emmiyle senin küçük oğlan suya düşmüş!’ dedi. Kalbim yerinden fırlayacaktı vallahi.”

Ben bir şey demedim, sadece baktım. O ikisinin sesinde bir garip titreme vardı; ne korku ne de hüzün tam olarak.

“Peki amca,” dedim, “Nasıl oldu da düştünüz?”

Mustafa Amca gözlerini kıstı.

“Canavar oğlum,” dedi, sanki çok açık bir şey söylüyormuş gibi. Böyle saat kaç, nasılsın, der gibi…

“Canavar mı?”

“He ya… Nasıl bilmezsin? Bu gölde bir canavar var.”

Gözleri ışıldadı. “Ben gözlerimle gördüm. Önce sırt yüzgeçleri belirdi. Kara taşlar gibi sivriydi. Sonra koca gövdesiyle sandala çarptı, bizi olduğu gibi devirdi.”

Rüzgâr yön değiştirdi o an. Gölden gelen serinlik, sözlerinin altına gizli bir ürperti kattı.

“Amca,” dedim tereddütle, “Belki bir kayaya çarpmışsınızdır, olur ya… Sular aldatır bazen.”

Hatice teyze hemen araya girdi:

“Olur mu oğlum?” dedi, “Ben de gördüm. Kırık kırık taşlar gibi yüzgeçleri var, gece ay çıkınca kıyıya kadar gelir. Bizim köyde herkes bilir.”

“Benim babam da anlatırdı.” diye ekledi, “Tandır başında ne hikâyelerini dinledik.”

Sözleri birden, o çocukluk anlatılarına dönüştü sanki. Gölün üstünde, eski insanların inancı parıldıyordu.

Ama ben, yine de inanamadım.

Yine de o ses tonundaki gerçeklik beni tuttu orada.

Bir süre sessizce Mustafa amcanın eline baktım. Sandalın kırık tahtasına yeni bir parça çakıyordu. Her çekiç darbesinde tahta biraz daha uyum sağlıyor, biraz daha bütünleşiyordu.

Ben oturdum taşın üstüne. Göl kıyısında çocuklar suya taş atıyor, uzaklarda bir motor sesi duyuluyordu.

Kuşlar, dalgaların üstünde süzülüyordu; her şey olağan görünüyordu ama gölün altı, sanki başka bir sır saklıyordu.

“Amca,” dedim birden, “Sen o canavarı hâlâ bekler misin?”

“Beklemem evlat.” dedi. “Ama her sabah buraya gelir, sandala dokunurum. Suya bakarım. O günkü gibi berraksa, bilirim ki biz hâlâ buradayız.”

Bu cümleyle içimden bir şey koptu.

Belki inanmadım ama o an, inancın ne kadar canlı bir şey olduğunu anladım.

Hatice teyze, çaydanlıktan bana da bir bardak doldurdu.

“İç hele, iç.” dedi, “Gölün kenarında içilen çayın tadı başka olur.”

Çayı aldım. Buharı yüzüme vurdu, gölün kokusuna karıştı.

Sessizce içtim.

Bir ara telefonum tekrar çaldı. Zehra sandım bir an, kalbim çarparak cebimden çıkardım ama arkadaşlarım “Neredesin?” diye soruyorlardı.

“Geliyorum.” dedim ama gitmedim hemen.

Bir süre daha orada oturdum, gölün kıyısında, iki yaşlı insanın suskunluğunu dinleyerek.

Rüzgâr birden arttı. Sandalın çatlağından içeri bir su sızdı, Mustafa amca hemen elini uzattı, parmağıyla suyu silip dışarı attı.

“Bak,” dedi, “Su içeri girince dayanamaz tahta. Önce şişer, sonra çatlar.”

Ben başımı salladım. “İnsan da öyle mi amca?” dedim.

O gülümsedi, “He ya, insan da öyle.”

O sırada gölün yüzeyinde bir hareket oldu. Ufak bir dalga, sanki az ilerideki kayaları sürükler gibi kıyıya doğru ilerledi, sonra birden kayboldu.

Ben istemsizce ayağa kalktım, irkildim “Gördün mü amca?” dedim.

Mustafa amca sakinlikle “Görürüm oğlum, ben her gün görürüm.” dedi.

Hatice teyze de arkasını dönüp göle baktı. “O, bize zarar vermez artık.” dedi. “Varlığını bildirmek ister.”

Bir süre daha konuştuk, havadan sudan, eski hikâyelerden.

Sonra ben kalktım.

“Sağ olun,” dedim. “Hem çay hem sohbet için.”

Mustafa amca elini uzattı, tokalaştık. Eli sıcaktı, yüreğini taşıyor gibiydi.

“Yolu düşen her insan bir şey bulur bu gölde,” dedi. “Kimi korkusunu, kimi hatırasını.”

Arkamı döndüğümde güneş batıya kaymış, gölün üstü altın rengine dönmüştü.

Arkadaşlarım hâlâ çay bahçesindeydi, kahkahalar uzaktan duyuluyordu ama ben artık o seslere ait değil gibiydim.

Yürürken bir kez daha arkamı döndüm. Mustafa amca eğilmiş, sandalı zımparalıyordu. Hatice Teyze de çaydanlığına su dolduruyordu.

Göl sessizdi.

Belki de o sessizlik, canavarın kendisiydi.

Eve dönerken hep bunu düşündüm. İnsanın içinde taşıdığı inanç, insanın bizzat kendi gerçekliğini oluşturuyordu. Orada canavar var mıydı, hâlâ bunu bilmiyorum ama canavarın varlığına inanan kayıtsız insanların olduğunu biliyorum.

Eyüp Erhun Köse

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlgili İçerikler