0

GEÇTİ RÜZGÂRIN MEVSİMİ*

Kitabı elime alıp adını ilk okuduğumda, geçmişten bir şarkı gelip yerleşti dilime; “Esti Baharın Mevsimi”.  Belleğime takılan şarkı ve türküleri gün boyu söylerim içimden, hatta “yeter artık tekrarlamaktan vazgeç!” diyene dek.

“Geçti Rüzgârın Mevsimi” Selami Karabulut’un ilk öykü kitabı. On bir öyküden oluşuyor. Her biri bir çırpıda okunabilecek, insanı içine çeken, alıp götüren, sonra da kendiyle baş başa bırakıp, sudan çıkmış balığa döndüren öyküler bunlar.

Kitaptaki ilk ve uzun öykülerden biri olan “Karşı Kıyı” öyküsünü okurken, Patrick Süskind’ in “Koku” romanını anımsadım.  Hatta beni en çok etkileyen öykü bu oldu diyebilirim.  “Altmış yedi sene sonra buraya geri geldim, yoksunluklarla dolu çocukluğumun yurduna.” (S.7) girişiyle, okuru da çocukluğun gizemli ve çetrefilli kıyılarına çekiyor Karabulut. Yaşanmışlıkları etkileyici ve duru bir dille seriyor gözler önüne. Geçmiş ile bugün arasında gidip gelen insanın, her iki kıyıdaki arayışlarını, beklenti ve düş kırıklıklarını çarpıcı bir dille anlatıyor. Çocukluk ve yaşlılık olarak nitelendirdiği her iki kıyıda da bekleyen sıkıntıların, acıların, sevinç ve mutlulukların, kısaca hayatın özetini veriyor bir anlamda. “Karşı Kıyı” metaforu, bulunduğu yerden ulaşılmaz gibi görünen, gizemli, şüpheli olana olan merak ve yüzleşme korkusu olarak da karşımıza çıkıyor öyküde.

İnsan yaşadıklarından çok yaşayamadıklarından da pişmanlık duyar. Yaşam da bir yolculuktur, gerçek mutluluk ulaşılanda değil yolculuktadır ve suçluluk duygusu yakasını bırakmaz insanın bu süreçte;

“…Dünya dolaşmakla bitecek gibi değil. Gurbet insanın kendisiymiş, sıla diye bir şey yok. Her yer kendini hemen açık etmeyen sırlarla dolu. Denizin dalgalı ninnisinin dövdüğü kıyılar göründüğü gibi yaldızlı değildi. Her limanda sırtlandığı yükten daha ağır acıları olan insanlar tanıdım…” (S.15) Hayat hep bir şeyleri, özellikle mutluluğu aramakla geçiyor. Ömür denen her iki kıyı özleminde gerçekten ne aradığını bilmeyen insanın içindeki boşluğa da göndermeler var öyküde. Her iki kıyıda da gördükleri, buldukları hiçbir zaman yeterli olmuyor.  Neyi aradığını bilmeyen insan hayal kırıklıklarıyla hep başka yerlere, başka kıyılara özlem duyuyor.

Selami Karabulut’un öykülerinde okurun kendinden bulacağı çok şey var. Bu nedenle, bir sonraki öyküdeki hepimize çok tanıdık, çok yabancı gelen kurguyu merak ederek kitabı elinden bırakamıyor okur. Her bir öyküsünde de yanıltmıyor okuru.

“Karpuz Kokusu” sadece bir öykü değil, İç içe geçmiş dokunaklı öyküler sarmalında “bu kadarı da olmaz!” dedirten yaşamlardan kesitlerle, bir tokat gibi gerçekleri gün yüzüne vuruyor. Gerçek ne kadar korkunç ve üstü kapalı olursa olsun, bir gün bir ses, bir koku, ya da bir fısıltı ile anımsatıyor kendini.  Karpuz kokusunun alıp götürdüğü geçmişi, öykünün kahramanlarına sorgulatırken, bugün bütün çıplaklığıyla kalıveriyor ortada;

“…Hamit, kanepenin yanında ağladı. Mezarlık gibi soğuk ve ürkütücü olan yaşlılıkta sığındıkları evleri, acılarına tanıklık etmenin şaşkınlığı içinde uyanmıştı sabaha…” (S:26)

Doğduğu ve yaşadığı koşulların insanı nasıl da çaresiz bırakabileceğini irkilerek görüyorsunuz “Karpuz Kokusu”nda. Aslına bakarsanız kitapta yer alan diğer hayatlar da benzer şekilde oldukça dokunaklı kurgulanmış. İnsanın karşı karşıya gelebileceği acıların sınırı yok belli ki…Yokluğun, yoksulluğun sürüklediği sebepler bir yana, evlat acısıyla yüzleşen Hamit ve Nefise’nin geçmiş ve bugünle yüzleşme öyküsü “Karpuz Kokusu”.

“Ölüler Sokağı” öyküsünde, gittikçe yalnızlaşan günümüz insanının en çaresiz anlarından birini dile getiriyor Karabulut. Kendini birdenbire bulduğu bu kaos içinde duyarsızlaşarak robotlaşan insanın, karşılaşabileceği en uç durumda, ölüm karşısında bile nasıl da umarsız davranabileceğini okuyor ve şöyle bir düşünüp, biz nerden nereye geldik diyorsunuz.; “…Acil servis görevlileri ölünün başına gelir gelmez en az üç gün olmuştur öleli diye mırıldandı. Hiç mi kimse fark etmemiş bu kokuyu, yazık. En az üç gün…” (S.30) İnsan kendini kamufle edebilen bir varlık, yine de tavır ve sözleriyle iç dünyasını ele verebiliyor. Ancak dikkatli gözler fark edebilir bunu.

“Atak Zamanı” öyküsünde insanın göründüğünün dışında, bambaşka biri olabileceği, iç yüzünün ancak onunla zaman geçirerek ortaya çıkabileceğini görüyoruz.  Kendini sıkıştırdığı kozasında bunalmış yalnız insanın renk ve heyecan arayışının tehlikeli bir oyuna dönüşebileceğini, kimsenin göründüğü gibi olmadığını, aynı gün birkaç kişiliğe bürünerek hayal kırıklığı yaşanabileceğini şaşkınlıkla okuyoruz “Atak Zamanı”nda.

“Geç Alınmış Öç” te ise; otuz yıl sonra köyüne dönen Kemal’in, geride bıraktıkları ve kendiyle yüzleşmesine tanık oluyoruz; “…Yatağı gençken sık sık gittiği genelevinin duvarları gibi sidik kokuyordu. Tüh! Hastalığından da olsa ilk kez babasının ona “sidikli tosbağa.” demesine hak vermişti.” (S.51) Ne kadar uzağa giderse gitsin, köklerinden kurtulamayan zavallı insanın bir yerde geçmişiyle yüzleşme öyküsü “Geç Alınmış Öç”. İnsanı, yaşamının bir yerinde geçmişi dönüp dolaşıp buluyor ve hesap soruyor. Bu hesabın sonuçları ne kadar dayanılmaz ve acı olsa da kaçmak olanaklı değil belli ki.

Selami Karabulut’un öykülerinde insanlığın en gerçek hallerini görmek mümkün.  Görünen ile gizlenen arasındaki duvarı yıkarak, insanın en çıplak, en gerçek hâllerini taşıyor öykülerine Karabulut. Hepimizin sırları var. Toplumun baskısı altında maskeleriyle dolaşan insan, ikilemleri ve gelgitleri ile geçiriyor ömrünü.  “İlk Kadeh” öyküsü de bunlardan biri. Sırlarla dolu hayatlar, bulunduğu ortamdan memnun olmayan, başka bedenlerde mutluluğu arayan insanlar. Dış görünüşüyle insanları kendine mahkûm eden kadınlar…

“Uğursuz Kiracı” öyküsünde toplumun kılık kıyafete, dış görünüşe verdiği önemi anımsatıyor Karabulut. Öykü kahramanın geçtiği çetrefilli yolların ardından girdiği memuriyet sonrasında, çevresindekilerin ona bakışının, ilgisinin nasıl da birdenbire değiştiğini kendi dilinden okuyoruz; “…Birbirine sürterek biledikleri bıçaklarını uzun kollu gömleklerinin arasına sokup pencere altlarında sinsi sinsi dolaşan gençler bile artık bana farklı gözle bakmaya başlamışlardı. Düne kadar kimsenin önemsemediği silik ve elinde kitaplarla gidip gelen kuşkulu biriydim onlara göre. Nereden geldiğimi ve kim olduğumu merak eden bile olmamıştı. Kimin neyineydi ki? Ama bu kravatta ne varsa birdenbire mahallenin en sevilen insanı olmuştum…”

“Bir Gecelik Sevinç” öyküsünde şiire yakınlaştırıyor okuru Karabulut.  Usta şair Nazım Hikmet ile bir nevi dertleşmesini okuyoruz şairin. Şairle, şairlikle yüzleşmesi bir anlamda bu karşılaşma.  “…Gelip tekrar şairin karşısına oturdu. ‘Bu kadar güzel anıyı anımsamam için senle hasbihal etmem mi gerekiyordu üstat?’ dedi.’ Ne tuhaf bir oyun bu?  İnsan kendisini bile kaybediyor hayat denen bu kargaşanın içinde, suyu boşalmış akvaryumdaki balık gibi anılarından bile mahrum kalıyorsun zamanla…” (S.85)

İnsanın kendiyle yüzleşmesi, belki de yapabileceği en zor işlerdendir. Bu cesareti çoğu insan bulamaz kendinde. Kendisiyle ilgili gerçeklerle karşılaşmaktan, orada salt kendini bulmaktan korkar. “Aynadaki Uzun Sözün Kısası” öyküsünde böyle bir yüzleşmenin ayrıntılarını ve sonuçlarını okuyoruz.

“Yaşanmamış Bir Gün” bir günlük hastane serüveni. Sonuçlarını göstermek için gittiği hastanede kaygılarını bırakıp çıkmak isterken, yeni kaygılar edinip çıkıyor öykü kahramanımız. Günümüz insanını asıl hasta edenin stres ve sıkıntılar olduğunu, empati kurmanın da her zaman işe yaramayacağını mizahi bir dille anlatıyor Selami Karabulut.

“Üçüncü Kişi” kitabın son öyküsü. Bir aldatma ve aldatılma öyküsü olan bu son öykü yine merak uyandıran düşündüren, insanlık hallerini gözler önüne seren öykülerden.

Selami Karabulut’un öykülerinde, İnsana dair her şeyle karşılaşmak olası. “Gerçekten bir ömür mutlu olan var mıdır?” sorgulamasına yönelten öyküler okudum “Geçti Rüzgârın Mevsimi” kitabında.  Hepimizden bir şeyler var bu öykülerde. Mutlak bir yerinde okurun da iç sesini dillendiriyor Karabulut.

Oya Aksu

*Karabulut Selami Geçti Rüzgârın Mevsimi Nika Yayınevi

 

 

İlgili İçerikler