GÖĞÜN ALTINDA, KESİK BİR ÜRPERTİ; SELAMİ KARABULUT’UN ŞİİR TUFANI Selami Karabulut, İz ve Kaçak (2003), Kendine Kırgın (2007), Yarım Kalan (2010), Başka Tufan (2011),...
HÜMA
“Rüyalar, insanların bilinçaltlarında biriktirdiklerinin bir dışavurumudur.” der eski bir bilge, peki ya bilinçli olarak görmek istediğimiz rüyalar nedir? Hayal mi? Yoksa kendi kendimizi kandırma eylemi mi? Bilinmez ama bildiğim bir şey varsa o da bu günlerde kafamın karmakarışık olduğu.
“Benim adım Duygu.” Buraya ne zaman ve nasıl geldiğimi hiç hatırlamıyorum. Gözümü ilk açtığımda bu cümleyi tekrar tekrar söylediğimdi tek hatırladığım. “Benim adım Duygu.” Belli belirsiz bir ses duyuyordum, kime ait olduğunu bilmediğim. Ürkütücüydü. Sonsuz bir boşluğun içindeydim. Rengi olmayan. Kokusu olmayan. Biraz sonra bir güvercin dolaşıp duruyordu tepemde. Boynu kahverengi, kanatları ve gövdesi beyaz bir kuştu. Dikkatlice bakıldığında bu dünyaya ait olmadığı hemen anlaşılıyordu. Küçük kırmızı pençeleriyle değişik bitkiler ve küçük haşerelere benzeyen birtakım canlılar taşıyıp duruyordu hiç durmadan. Bir görünüp bir kayboluyordu. Bulanık göllerde yüzen Karabataklar gibiydi. Korkuyordum ama kaçamıyordum da. Bütün reflekslerim kilitlenmişti sanki
Daha önce hiç duymadığım hiç bilmediğim bir dilde konuşuyor, bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
“Seni anlamıyorum, seni anlamıyorum” diye bağırdım defalarca. Cesaretim de yoktu “yeter artık sus demeye”. Beni anlayıp anlamadığından da emin değildim ya. Ben baktıkça konuşmaya devam ediyordu. İki elimi de kulaklarıma götürüp beni sağır eden sesleri engellemeye çalıştım ama sonra iki kolumun da yerinde olmadığını fark ettim.
Bir, ormana benzer rüyalar, bazen çıkış yolunu bulmak için sürekli koşarız önümüze çıkan hiçbir şeyi umursamadan. Bazen de hiç bitmesini istemeyiz.
Arka bahçede çam ağacının gölgesine serdiğim kilimin üzerine sırt üstü uzanmış kitap okuyor ve gökyüzünü seyrediyordum. Saat akşamın sekizini gösterdiğinde güneş hep aynı yerden gülümseyerek ağır ağır batardı gözlerimin içine bakarak.
Güneşin tamamen batmasına çok az bir süre kalmıştı. Birden gökyüzünden siyah bir pırıltı kıvrıla kıvrıla hızla üzerime doğru gelmeye başladı. Önce ne olduğunu anlayamadım ama çok geçmeden üzerime doğru gelen cismin bir kuş olduğunu anladım. Kahverengi boynu, beyaz kanatlı narin bedeniyle çok güzel görünüyordu. Batan güneşin ışıkları arasında kanat çırpa çırpa indi ve ayaklarının ucunda duran tahta taburenin üzerine kondu. Ürkekti bakışları. Onu korkutmamak için yavaşça doğruldum ve el sallayarak “merhaba, hoş geldin” dedim gülümseyerek. O da küçük narin başını sağa sola çevirip şaşkın bakışlarla, guruldayarak beni selamladı. Biraz dikkatlice baktığımda onun neredeyse her gece rüyalarıma giren boynu kahverengi, kanatları ve gövdesi, beyaz olan güvercin olduğunu anladım. Seni tanıdım dedim. Tarif edemediğim bir şaşkınlık içindeydim. “Yoksa yine rüya mı görüyorum?” diye bir soru sordum kendi kendime. Ellerimle yüzümü gözümü yokladım. Çam ağacının gövdesine dokunup ellerime sinen çam balı kokusunu ciğerlerimin en ücra köşelerine kadar çektim. Sonra ellerimle sarı, kıvırcık saçlarımı çekiştirdim güvercinin şaşkın bakışları nezaretinde. Daha sonra rüya görmediğime inandım. Rüyalarımdaki kuş, karşımdaydı. Şaşkındım. Biraz korku biraz da heyecanlı bir ruh haliyle güvercine doğru yürüdüm ağır adımlarla. Onu ürkütüp kaçırmak istemiyordum. Yanına yaklaştım, çömelip gözlerinin içine baktım, “merhaba ben Duygu” dedim. “Benim adım Duygu.” “Peki ya senin ismin ne?” diye sordum ona. Öylece baktı, durdu minik boncuk gözleriyle. “Senin ismin Hüma olsun mu?” dedim gagasına işaret parmağımla dokunarak. Guruldayıp kanat çırptı. Belli ki Hüma ismini çok beğendi.
Annem Hüma kuşunun cennette yaşadığını söylerdi, çocukken beni uyutmak için anlattığı masallarda.
“Yoksa sen de masallardan mı kaçıp geldin buraya? Sevgili Hüma, sana bir şey söyleyeyim mi? Seni neredeyse her akşam rüyamda görüyorum. Ne kadar şaşkınım, bunu sana nasıl anlatacağımı inan bilemiyorum.” Gözlerinin içine bakarak bunları söyledim Hüma’ya. Oysa sadece boncuk gözleriyle bakıp kafasını sağa sola salladı ve guruldadı. “Seni anlayamıyorum,” dedim rüyalarımdaki gibi.
Otomobillerin gürültüsünün ve insanların bitmek bilmez koşuşturmalarının bütün şehri esir aldığı bu akşam saatinde, Hüma ürküp kaçmasın diye onun için az ilerdeki çeşmeden küçük cam bir tabağa su doldurup getirdim. Kafamın içinde hâlâ sorular dolaşıyordu cevaplarını bulamadığım. İçinde olduğum bu durum rüya mıydı? Yoksa gerçek mi? Hüma, suyunu büyük bir iştahla içerken onu keyifle izledim. Bir an kafamın içinde dolaşan soruları aklımın bir köşesine hapsettim. Hayat düşle gerçeğin arasında sarı ışıktan bir çizginin üzerinde ilerliyordu sorgu sual etmeden. Az önce okuduğum kitabı tekrar elime aldım ve suyunu neredeyse yarılamış olan Hüma’ya döndüm. İçinden en çok hoşuma giden bölümü açtım. Şöyle diyordu yazar. “Hayat keşfedilmeyi bekleyen bir coğrafyadır, içinde gece gündüz durmadan dolaştığımız. Madem içindeyiz ve istediğimizi yapabiliyoruz, neden keşfedemiyoruz? Gözlerimiz kör, kulaklarımız sağır mı bizim?”
-Ne doğru söylemiş yazar değil mi?
Şaşkın şaşkın bana bakıyordu Hüma, “ben nereden bileyim” der gibi.
-Sevgili Hüma, içinde olduğumuz için mi göremiyoruz yoksa yaşamasını mı bilemiyoruz? Sen ne dersin?
Hüma birdenbire kanatlandı ve evimizin kiremit çatısının etrafında özgürce dönerek uçmaya başladı. Doğrusu ona çok özendim. “Keşke ben de uçabilseydim,” demekten kendimi alıkoyamadım. Kısa süren bir gezintiden sonra tekrar süzülerek aynı yere gelip kondu. Onu sorularımla sıktığımı düşünüp çok üzüldüm.
Oysa hiç oralı bile olmadı. Tıpkı annemin masallarındaki gibi en yükseklere uçup yolculuk yapıyordu hiçbir şeye takılmadan. Sanki bir mesaj veriyordu bana.
Acaba gitmek mi istiyordu? Akşam karanlığı yeryüzünü iyice esir almıştı. Otomobillerin gürültüsü hissedilir derecede azalmış insanların koşuşturmaları bitmiş, yerini dinginliğe bırakmıştı. Birazdan annem ile babam, işten dönecekti. Evimiz, şehri yüksekten gören bir yere inşa edildiği için bütün şehri kolaylıkla görüyor dinleyebiliyordum.
Bir an dönüp baktım ve Hüma’nın hızla kanat çırpıp gökyüzüne yükseldiğini gördüm. Güneş tamamen batmıştı. Çam ağacına asılı mavi ışığı açtım ve az önce Hüma’nın konduğu tahta tabureye oturdum, kitabımı okumaya devam ettim. Annem ile babam çoktan işten gelmiş ve beni akşam yemeğine çağırıyorlardı.
Sonsuz bir boşluğun içindeydim yine, rüyada mı, yoksa gerçek hayatta mıydım ayrımsayamıyordum. “Benim adım Duygu, benim adım Duygu,” diye peş peşe ismimi tekrarlıyordum durmadan. Elimde günlerdir okuduğum hikâye kitabı vardı. Kitabı açıp biraz göz gezdirdim. Az sonra en zirveden aşağıya doğru bir güvercin süzülerek inmeye başladı. Alçaldıkça netleşiyordu görüntüsü. Kuş indi ve sol yanımda bir yere kondu. Onu tanıdım fakat hiçbir şey söylemedim. Hüma’ydı o. Çok neşeli görünüyordu. Kanatlanıp etrafımda iki üç defa dolaştı sonra tam karşımda durdu ve boncuk gözlerini şaşkın bakan gözlerime kilitledi. “Merhaba ben Hüma dedi.” Sesini tanıdım. Bana rüyalarımda adımı soran sesti, yüzünü hiç göremediğim. Nedense, ürkmemiştim bu sefer.
O gece ve sonrasında bir daha hiç rüya görmedim. Elimde günlerdir okuduğum hikâye kitabı ile bahçede çam ağacının altındaki tahta taburede oturup, güneş batana kadar Hüma’yı bekledim durdum. Gözlerim sürekli gökyüzündeydi. Ama Hüma bir daha hiç gelmedi.
Ümit Topçu
