0

TÜLÜN ARDINDAKİ AY: UMUDA AÇILAN ŞEFFAF PENCERE

Sahici insanları severim. “Nedir sahici olmak?” diye düşünebilirsiniz. Sahici; olduğu gibi görünen, duygularıyla, düşünceleriyle, öfkesiyle, sevinci ve sevgisiyle bütün olan insandır. İşte ben sevgili Kamil Akdoğan’ı bu sahici özellikleriyle tanıdım. Tertemiz, dürüst kişiliği yaptığı işe de yansıyor. Akdoğan Yayınevi’ni, edebiyata ve şiire verdiği önem, gösterdiği özveri ve dost, kardeş yüreğiyle yönetiyor. Böyle bir kardeşe sahip olduğum için hem mutluyum hem gururluyum.

Geçtiğimiz günlerde kitaplığımı karıştırırken, daha önce edindiğim ve okuduğum “Tülün Ardındaki Ay” adlı şiir kitabı elime geçti. Kitaptaki her bir şiir, yaşamın içinden gelen, düşündürücü dizelerden oluşuyor. Düşündüm ki; yalnızca okumak yetmez, şiirlerle söyleşmek, onların anlattıklarını kaleme yükleyip beyazla buluşturmak gerekir. Ben de öyle yaptım. Bakalım “Tülün Ardındaki Ay’ın şiirleri bizlere neler söyleyecek.

Toplumsal ve bireysel hüzünleri sarmalayan, yaşamın içinden süzülen şiirlerini eylem bilinciyle heybesine yükleyen Akdoğan, yine yaşamın dağınıklığını kendi düzeni içinde örgütlüyor. Toplumsal gerçekçi bakışı, derin görüşleri şiirlerinin eylemine taşıyan şair; artzamanlı olay ve olguları eşzamanlı bir düzlemde buluşturuyor. Dünün ve bugünün muhasebesini yaparken okuru düşünmeye, sorgulamaya davet ediyor.

Ömür, yaşayabildiğimiz sürece tekdüze ilerlemez; gelgitlerle, sarsıntılarla, beklenmedik dönüşlerle şekillenir. İnsani duyguların yoğunlaştığı anlar da çoğunlukla bu iniş çıkışlardan doğar. Hüzünler, sıkıntılar, olumlu ya da olumsuz olay ve olgular; hayatın törpüleridir. Sabır sınırlarını zorlayan, zamanla yıpratan, kişiyi çaresizliğe ve umutsuzluğa sürükleyen adeta keskin bir alettir bu ömür törpüsü. Işığı soldurur, inancı gölgeler. Şair, bireysel ve toplumsal acıların izlerini taşıyan bu kavrayışı; imgelerin gücüne yaslanarak “Ömür Törpüsü” (s.7) adlı şiirinde dile getiriyor:

“O törpü ki ışığı her gördüğü yerde / Söndürmeye yemin etmiş bir karanlık / Aydınlığı tutan dalları keser habire”

Bu dizeler, karanlığın aydınlığa açtığı savaşı; umuda karşı karamsarlığın susmayan dilini çarpıcı bir biçimde yansıtıyor. Ancak “Yaşam sadece karanlıklarla örülü değildir.” demiştik ya, hayat tek çizgide ilerlemez. Kara günler kararıp kalmaz. Kara bulutların ardından, bazen bir mucize gibi, tüm derinliğiyle içe işleyen bir aydınlık doğar. Ve o an, ömür törpüsünün yerini ipekten bir şalın yumuşaklığında, huzur sarar.

Şair özne, bu geçişi, kişisel duygularının iç sesiyle, şiirin eylemine yükleyerek aktarır. Umudun hep yanı başımızda olduğunu, içimizde saklı bir düş gibi beklediğini, düşlerin gerçeğe dönüşebileceğini hissederiz. Bu sefer, kendi yaşantısındaki mucizeye benzeyen mutluluğu, şiirin diline “ben” adılıyla taşır:

“Gerçeğin kâbus olup çöktüğü anda / Saniyeler acıtan kalp atışıydı // Bugün bir melek gördüm düşümde / Üzülme diyordu, bak yanımdaydı // Açtım gözlerimi gece değildi / Açtım bir daha tam karşımdaydı // Bir melek görünce ağlanır mıymış / Gözlerim hiç bu kadar ıslanmamıştı”

(Bugün Bir Melek Gördüm Düşümde, s.8)

İşte bu dizelerde, çaresizliğin yerini alan sevinç; hüznün içinden doğan umut, bir rüyayla, bir “melek” aracılığıyla dirimselliğe bürünüyor. Yaşam, şiirle yeniden şekilleniyor. Tıpkı şairin yaptığı gibi: Duygularımızı, düşlerimizi ve gerçekliğimizi kelimelerle yoğurup yaşamla buluşturmak.

Yaşam bir planın doğrultusunda ilerler kimi zaman. Umuda açılan şeffaf bir pencereden gördüklerimiz inanılmazdır. Kamil Akdoğan açılan o pencerede tülün ardındaki Ay’ı görür, yaşamın planı işlerken sevgiyle ve aşkla yoğrulmuş bir geleceğin başlangıcı doğar. Tül, incecik bir nesne… Şeffaflığıyla hem gizleyen hem de gösteren, ışığı gizlerken yansıyan bir nesne… Ve onun ardında parlayan ay, yaşamın özgün planında bu iki imgeyi birbirine bağlayarak “Tül-Ay” anlamlı bileşkesinde şiirsel çağrışımın izlerinde dipdiri bir anlam kazanıyor.

“Şairin hayatı şiire dâhildir,” demişti Cemal Süreya. Akdoğan’ın şiirlerini okurken biz de onun yaşamından izler, duygular, hatıralar ve düşsel katmanlar buluyoruz.  Her dize, onun hayatından bir ışık huzmesi gibi şiirin içine sızmış. Bu da gösteriyor ki Akdoğan, yaşamının yalnızca öznesi değil; aynı zamanda o yaşamın şairidir. Usta şair ve şiir düşünürü Veysel Çolak’ın dediği gibi: “Yazdıkları şiirler, şairlerin yaşam öyküleridir.”

Akdoğan, şiirin götürdüğü yerde yaşamla buluşuyor. Dizeler, bireysel bir geçmişin izdüşümünde duyguların yankısı olarak karşımıza çıkıyor. “Tülün Ardındaki Ay” başlıklı şiirinde, bu buluşmayı şöyle dile getiriyor:

“Gecenin bir vaktiydi / Buz tabakalarından fışkırmış / Bir kardelen çiçeği gibi geldin / Bakmadığın halde görüyordun her şeyi // İncecik bir gülücük / Sıcacık bir öpüştün / Tülün ardındaki ay gibi gülümseyen gözlerin / Bin yıldır gördürmeyen perdeyi aralattın / HOŞGELDİN diyor bak bütün aydınlıklar” (Tülün Ardındaki Ay, s.10-11)

Bu dizelerde, gecenin içinden filizlenen bir kardelen gibi gelen sevgi; içsel karanlığı delen bir ışık olarak beliriyor. Şair özne bir oluşumun varlığıyla uyanıyor yeniden yaşama. Bu uyanış, yalnızca bireysel bir sevinç değil; aynı zamanda tülün ardında bekleyen her okur için umuda açılmış bir şiir penceresidir.

Kamil Akdoğan, duyarlı yüreğini kalemine yükleyen bir şair olarak, evrensel ve toplumsal olayları şiirinin merkezine alır. Şiirinde yalnızca duygulara değil, insanlığın ortak vicdanına da seslenir. Irak Gerçeği (s. 16-17) başlıklı şiirinde yaşanan acıları sorgular; okuyucuyu derin düşüncelere sevk eder. Küresel güçlerin dünya üzerindeki oyunlarına işaret ederek, ülkeleri birbirine kırdıran Amerika’nın politikalarını eleştirir.

Şiirde sözü geçen “Abraham” ismi özel imgedir. Bu güçlü göstergeyle şiirin anlamını derinleştirir, çağrışımı güçlendirir.  Akdoğan’ın dizeleri, bir yandan tarihin acı gerçeklerini gözler önüne sererken, diğer yandan belleğimizde yankı uyandıran evrensel bir isyan çığlığı gibidir:

“Bir kimyasal yalanın arkasından sırıtan bombalar /Hiroşima’yı hiç yıkmamış gibi patladı damlarda /Parmak dokunuşlarından sakınılan bir tarihin üzerinden /Abraham tankları ilerledi pervasız…”

Bu dizelerde, geçmişin unutulmaz trajedileriyle günümüzün politik manevraları arasında kurulan bağ, şiirin evrensel yankısını artırıyor. Akdoğan, bireysel acıların ötesine geçerek evrensel belleğe sesleniyor. Kamil Akdoğan, şiirlerini geçmişin izlerini, anlamsal yüzleşmeleri bugüne taşıyan duyarlıkla kaleme alıyor. Sözcüklerin anlam katmanlarında, şiirin götürdüğü yerde yaşamla iç içe bir buluşma gerçekleşiyor. Onun dizelerinde oluşan anlamsal coşku, okurla bütünleşiyor; geçmişten süzülen anılar ise hem yaşanıyor hem yaşatılıyor.

“Yanlışlara Son” (s.36) başlıklı şiir, şairin kendisiyle hesaplaştığı bir metin olarak dikkat çeker. Yaşamını sorgularken içsel bir yüzleşmeye girişir. Bu yüzleşme, aslında her bireyin yaşamına da temas eder. Zira her şiir, okuru düşündürür, iç dünyasında diriltir ve onu kendine dair çeşitli sonuçlara yöneltir.

Şair-özne, “ben” adılıyla konuşurken, yaşanmışlıkları ve hayatın akışı içinde karşılaştığı haksızlıkları şiirin imgesel diliyle sorgular. Sözcüklere yüklediği çağrışımlarla okuru derin, güçlü bir anlatıya taşır:

“Barışçıl bir insan diye tanır herkes beni/ Ama dünkü mahkeme çıkışında/ Hayatımda ikinci kez silah kullandım/ (Çavuş Talimgâh Taburundaydı ilki)”

Burada “silah” sözcüğü hem gerçek hem mecaz anlamda kullanılarak bir anlatım kazanır. İlki, askerlikte kullanılan gerçek bir silahı; ikincisi ise şiirin bütününde duygu dünyasına yönelmiş, metaforik bir arınma aracını simgeler.

“Harcanmış duyguların intikamını almak için/ Göz göz arpacıktan nişanlandım yanlışlarımı/ Çoğunu ilk atışta vurdum/ Ne de kolay hedeflermiş meğerse/ Bir kısmı hâlâ can çekişmede”

Öyle ya, bazı duygular ve yaşantılar vardır ki insanın içine mıh gibi saplanır. Onları bir çırpıda silip atmak kolay değildir. Fakat her ne olursa olsun, şair özne kararlıdır. Hayatında yeni başlangıçlara, umuda ve barışa doğru yelken açmaktadır:

“Her birini tarihe gömdükten sonra / Ebediyen ateşkes ilan edeceğim/ Omzumda beyaz güvercinimle/ Onların olmadığı her yere gideceğim”

Bu dizeler, bir içsel barış çağrısının ve geleceğe dönük umutlu bir yürüyüşün şiirsel başlangıcıdır. Akdoğan’ın şiiri, bireysel olandan yola çıkarak evrensele ulaşır; duygu ile düşünceyi, geçmiş ile geleceği aynı potada eriterek okurunu derin bir iç yolculuğa davet eder. Bireysel olandan toplumsala, evrensel gerçekliğin acılarla örülmüş akışında içsel bir yolculuğa çıkan Kamil Akdoğan, duyarlılığını dizelere yansıtarak şiirin eylem gücünü ortaya koyar. Onun şiirinde yalnızca bireyin değil, ezilmiş, haksızlığa uğramış halkların, sessiz bırakılmış coğrafyaların çığlığı da yankılanır. Emperyalist ülkelerin sömürdüğü, acılarla ve yokluklarla yoğrulmuş bir kıta olan Afrika üzerinden akan bu şiirsel yolculuk, Akdoğan’ın evrensel duyarlılığını gözler önüne serer. Şair, Afrika’nın tarihsel ve sosyopolitik gerçekliğini bir çocuk figürü üzerinden duyumsatır:

“Yalnızdı,/ Ülkesi/ Geleceğini çalmış sömürgecilik işgali altındaydı / Sesini / Haykırabilse bile duyan olmazdı / Afrika’nın / İliğine dek kemirilmiş bir coğrafyasında/ Kendinden alabildiğine emin bir akbaba/ Son kıpırtıları da sussun diye sabrediyordu” (Afrikalı Çocuk, s.38)

Bu dizelerde, yalnızlık ve sessizlik iç içe geçerken, sömürgecilik sadece tarihsel bir olgu olarak değil, insan onurunu hedef alan canlı bir trajedi olarak şiire yansır. Akdoğan’ın şiiri, okuru yalnızca bir duygulanıma değil, aynı zamanda bir bilinçlenmeye, bir yüzleşmeye çağırır. “Afrikalı Çocuk”(s.38) şiirinde kullanılan imgeler; yoksulluğun, çaresizliğin ve unutturulmuş acının yoğunlaştırılmış bir anlatımıdır. Şair, sözcüklerin çağrışım gücünü kullanarak sadece bir çocuğun değil, bir kıtanın talan edilmiş geleceğini dile getirir. “Akbaba” imgesiyle somutlaşan sömürgecinin vahşeti hâlâ bitmemiş bir sessizliğin üzerindedir; sabırla, sistemli ve soğukkanlı bir bekleyişle…

Kamil Akdoğan, bu şiirinde yalnızca duygulara seslenmekle kalmaz; aynı zamanda vicdana, sorumluluğa ve tarihe seslenir. Böylece şiir, bireyin iç sesinden yükselerek insanlığın ortak belleğine dokunur, düşündürür, sorgular.

Sevgili Kamil Akdoğan’ın yüreğinden taşan duygular, “Çok Yaşa Filistin” (s. 50–51) başlıklı şiirinde anlamlı bir bütünlük kazanır. Şair, şiirine başlamadan önce, İsrail’de kepçelerin önünde yaşamını yitiren Rachel Corrie’nin annesine yazdığı son mektubundan bir bölüme yer verir. Bu alıntının ardından duygularını ve sözcüklerini şiirin eylemci gücüne yükleyerek ifade eder:

“Evleri, Siyonizm’e yakın diye katledilen Arapların / Küçük general olmak zorunda bırakılan misketlik çocukların / Tanka karşı sapanların ülkesi / Gözlerin görmediği / Kulakların duymadığı / Dünyanın en yoksul coğrafyasının / En öpülesi kahramanlıkların, en acı ihanetlerin / En yalın gözyaşlarının vatanı // Kırmızı sadece kan demektir orda / Yeşil, her şeye rağmen cennet vatandır / Siyahtır, yaşanan yenilesice acılar / Gelecek beyazdır Rachel’in düşleri gibi. / Sen çok yaşa Filistin!”

Şair özne, dünyada sürüp giden anlamsız savaşlara, kıyımlara karşı bir insanlık çığlığını yükseltir. Bu haykırış, “Sevmek Nedir İnsanı?”(s.55,56) başlıklı şiirde yankı bulur. Kamil Akdoğan, güçlü bir duygu olan sevginin evrensel önemini ve varlığını, şiirin kanatlarıyla dünyaya duyurmak ister. Duyarlı yüreğiyle, sevginin olduğu yerde savaşların ve kavgaların barınamayacağına yürekten inanır:

“Sevmek, / Ne dört kitapta buyrulmuş kutsal bir görevdir sadece / Ne özel bir yetenektir ilk doğan hücrelerde / Sanat değildir Sevmek insanı / Zor bir soru değildir / Yaşamaktır yüreklerce / Soluk alıp vermektir / Bazen bir ekmek parçasını kaldırmaktır yukarı / Bazen karşı koymaktır haksızlıklara // Dünyayı dört direk üzerinde de sansan / Bir totemin önünde tanrıya da yakarsan / Hıçkırığa da boğulsan Ağlama Duvarı’nda / İlle de yerin var insanlar sofrasında / Sevmek o sofrada aynı aş(k)la doymaktır // Bu yerküre nasıl bir dünya ise yekpare / Damlayan kan hepimizin kanıdır / Çekik sarı, düz beyaz, kara, kırmızı / Rengini tayin eden gözler değil bakıştır.”

Kamil Akdoğan’ın şiirlerinde hem bireysel duyarlık hem de toplumsal vicdan yaşamın dağınıklığında örgütlenir. Şiir, onun için yalnızca estetik bir ifade değil, aynı zamanda bir direnişin gücü, bir insanlık çağrısıdır. Nice yapıtlarıyla edebiyatın verimli bahçelerinde üretmeye devam etsin. Şiir yolu aydınlık olsun. Sevgiyle, şiirle…

Canan Sanlı

Kaynak: Kamil Akdoğan, Tülün Ardındaki Ay, Gündüz Kitabevi, Şubat 2008

İlgili İçerikler