KARAKUŞLARIN GÖLGESİNDE: BİR UYANIŞIN ÖYKÜSÜ O sabah gökyüzü sisli, gri bulutlarla kaplıydı. Antakya’nın üzerine çöken bu kurşuni ağırlık, sanki olacakların habercisiydi. Şehrin üzerinde süzülen...
ÖLÜ MUAYENESİ
Uyandığımda iki polis başımda duruyordu. “Ne oldu hatırlıyor musunuz?” dedi bir tanesi. Bu şekilde konuya hemen girmesine şaşırmıştım. Zaman kazanmak için “Hatırlamıyorum.” dedim ama her şeyi saniyesi saniyesine hatırlıyordum.
O gün uykumdan söylenerek uyanıp telefonu açmak için uzandığımda saat 2 olmak üzereydi. Bu gece nöbetçi olduğumu, telefondaki polisin “Biz sizi almaya gelelim.” diyen uykulu sesiyle hatırladım. İki dakika sonra “Kapının önündeyiz.” diye mesaj attılar. Hazırlanıp kahvemi yanıma aldıktan sonra aşağı indim. Polis aracında beni bekleyen daha önce görmediğim iki polise selam verip kendi aracıma bindim. Onları takip etmeye başladım.
İlçeye yakın köylerden birinde genç bir kız intihar etmişti. Köyün karanlık yolunda, öndeki polis aracımın kırmızı mavi flaşörleri ortalığı aydınlatıyordu. Yüzlerce ölü muayenesine gitmeme rağmen flaşörlerin parlak ışıklarına alışamamıştım, hâlâ içim ürperiyordu.
Kısa süre sonra köye ulaşmıştık. Muhtar köyün girişinde bizi karşılayıp olayın olduğu eve kadar bize eşlik etti. Ölü evine geldiğimizde, iki üç kişi haricinde kimse yoktu. Normalde köy yerindeki böyle bir olayda tüm ahalinin toplanması beklenirdi. Evin önünde köyün delisi, bir çocuk ve imam olduğunu düşündüğüm sakallı bir amca duruyordu sadece. Polisler hâlâ gelemeyen Savcı Bey’i aradı. Savcı Bey yolları karıştırmış, “Siz başlayın, doktor raporunu yazsın, ben gelince imzalarım.” demiş. Vakit kaybetmeden başlamak benim için de daha iyiydi, belki erken dönebilirsek uykuya vakit kalırdı.
İki polis ve muhtarla birlikte ölünün olduğu odaya doğru gittik. Yürüdükçe ahşap döşemeler gıcırdıyordu. Odanın kapısı hafif aralıktı, sokak lambasının ışığı urganda sallanan kadının tam yüzüne vuruyor, bu ışıkta dudaklarının morluğu ve yüzündeki son korku ifadesi açık seçik görülebiliyordu. Çantamı yere bırakıp aletlerimi çıkardım, yapılacak işlemleri yaptım. Yazıcı polise, yazılması gereken her şeyi yazdırdım. Hızlıca bitirivermiştik. Savcı Bey hâlâ gelememişti, polisler yavaş yavaş homurdanmaya başlamıştı.
Savcı Bey’i beklerken dönüşte hiç fırsat olmayacağından tuvalete gireyim dedim. “Muhtar, şu helayı göster de bir hacet gidereyim.” dememle muhtar irkildi, “Aman doktor bey ölü evinde ne helası?” diye söylenmeye başladı. “Muhtar; ölüden mi, inden mi, cinden mi korkuyorsun bu yaşta.” dedim gülerek. Tuvalete yöneldim muhtarı daha fazla dinlemeden.
Döndüğümde biz bir sigara içelim diye muhtar ve polisler dışarı çıktı. Savcının da daha geleceği yoktu. Oturacak pek yer yoktu, ben de ölünün kendini asarken çıktığı sandalyeyi aldım, duvara yaslanıp uyuklamaya başladım. Gözlerimi açtığımda gün aydınlanmış ve ortalıkta kimse görünmüyordu. Hava buz gibiydi. Hemen toplanıp içeriye baktım. Ölü hâlâ asılı duruyordu. Tek başına olmanın gerginliğiyle hemen koşar adım aşağı doğru indim. Aşağıdan kalabalık bir güruhun sesleri geliyordu. Kapının önüne çıktığımda orada bekleyen belki de binlerce insan vardı. Bu köyün nüfusu ne ki bu kadar adam toplanmış diye düşünüyordum. Bu arada bizim polislere bakıyordum, göz ucuyla kalabalık arasında seçilmeleri imkansızdı. Aradığımda da meşgul çalıyordu.
Muhtarın yanına geldiğini gördüğümde, tanıdık bir simanın verdiği rahatlamayla ona doğru atıldım. “Yahu niye uyandırmadınız beni muhtar, bizimkiler nerede?” dedim. Ama muhtar çok sinirli görünüyordu. “Onu niye öldürdünüz, ona niye korumadınız, ölüsünü bile kaldıramadınız?” diyordu. Onun sözlerini duyan kalabalık hep bir ağızdan onun dediklerini tekrarlıyordu. İrkilmeye başlayarak arabama doğru ilerledim. Sonunda bizim polisi uzaktan beni izlerken gördüm. Kirli sakallı polis, paniklemiş halime katıla katıla gülüyordu. Arabaya binip zor da olsa arabayı çalıştırdım ve dip gaz ile hareket ettim ama arkamdaki kalabalık ne kadar hızlı gidersem gideyim yine önümde bitiveriyordu. Artık heyecandan ve korkudan ayaklarım tutmuyor, bozuk köy yollarında frene basamıyordum. Ne kadar hızlanırsam hızlanayım bana yetişiyorlardı, aralarından geçip gidiyordum ama tekrar bana yetişiyorlardı. Ana yola çıktığımızda artık iki yüz kilometre hızları zorlamaya başladığımda aradaki mesafenin ufak ufak açıldığını fark ettim. Daha da hızlandım. Yokuş aşağı inerken, artık iki yüz elli kilometre hıza ulaşmıştım ki kırmızı ışıkta duran arabaları fark ettiğimde elim ayağım dondu. Frene bile basamadan 250 kilometre hızla ışıkta duran arabaya arkadan çarptım.
En son hatırladığım andı bu. Polislere nasıl anlatabilirdim? “Konuşmak istemiyorum, başım ağrıyor, avukatımı istiyorum.”
Burak Bayar
