DUDAKLARINDAKİ SATIR Karakterine bozuk bir nota girmiş Akortsuz her günün Doğru yol kesilmiş saçlarından Bozuk bir güven ölmüş yıkıntılar arasında Ölümcül hatalar giyinmişsin...
TOZDAN KADIN
Dinlenme tesisine yanaşan beyaz otobüsün otomatik kapısı açılır açılmaz ilk o indi. Sıcaktan erimiş asfalta ayağını basar basmaz yere düşen gölgesi silinip perdelenmişti. Öğle vaktinin kızgın güneşi, yalnızca ona hizmet ediyor, yalnızca onu aydınlatıyordu. Bu hâliyle güneş, tıpkı tiyatro sahnesinde yer alan oyuncuların üzerine tutulan sahne ışıklarına benziyordu.
Üzerindeki şal desenli uzun eteğini görünce; bayırlarda uçuşan ve özgürlüğün tadını çıkaran ancak dokunur dokunmaz renkli toza dönüşen kelebeklere benzettim, bu yüzden ona Tozdan Kadın adını verdim. O bunu bilmese de adını çok sevdim. Bana doğru geliyordu. Omuzlarına inen dalgalı kızıl saçlarını eliyle aralayıp rüzgârın yönüne katan bir esintiyle havaya doğru şöyle bir savurdu. Saçları yasemin kokuyordu. Rüzgâr ondan önce davranmış, saçlarının kokusunu o gelmezden önce burnuma getirmişti.
Edasında bir film yıldızı havası vardı lakin şehirlerarası üçüncü sınıf bir otobüste yolculuk ettiğine göre bu işte bir terslik olmalıydı. Ya münzevi ruhluydu yahut uçakla seyahat etmekten korkanlardandı. Belki de bu aralar işleri kesattı, yaşadığı bir buhran sonrasında imzalayıp hayata geçireceği onca projenin hepsini kaldırıp çöpe atmıştı. Belki de ince eleyip sık dokuyanlardandı, en iyi senaryonun kapısını çalmasını bekliyordu. Gitarist de olabilir, doğrusu bu ya, çello da eline çok yakışırdı. Ünlü bir müzik grubunun gerisinde çalan, uzun turnelere alışkın, memleket âşığı, uykuyu seven bir sürrealistti.
Adımları öylesine yavaş öylesine ahenkliydi ki, yoksa balerin miydi? Bilir gibi, tanır gibi, kırk yıllık ahbabıymışım gibi yanıma geldi. İşte şimdi karşımda duruyordu. Zeytin ağaçlarının mahzenlere akıttığı o yağ yeşili rengindeki gözlerinin içinde oturup kalmıştım. Buğulu bakışlarıyla beni baştan aşağıya süzüp, “Simit ne kadar?” dedi
Laldim. Konuşmayı bana o öğretecekti. Sağırdım, elimden tutup bana dünyayı gezdirecekti. Hamdım. Mayalanıp ocağında pişecektim. Yandım ki ne yandım… Bu hikâyeyi kimseye anlatmamaya kararlıydım çünkü nazardan korkanlardandım. Gülümseyerek, “Yirmi beş lira,” dedim
“Eh o zaman ver bi’ simit bakalım,” dedi.
“Buyurun,” dedim
Simidi o bakımlı elleriyle aldı… Işıltılı boncuklardan yapılmış kırmızı çantasından bir ellilik çıkardı. Elliliği görünce çok utandım. Titrek sesimle, “İkramımız olsun,” dedim.
“Ben ikram sevmem,” diye tersleyince, “Afiyet olsun o zaman,” dedim.
Paranın üstünü verirken ellerim titriyordu. Demir liralar karton kutudaki kasamda çın çın öttü. Onları yere düşüreceğim diye ödüm koptu.
Otobüs, yolculardan birini indirdi. Muavin, bagajın kapısını kapattığı gibi bağırdı.
“Dışarıda yolcu kalmasın. Herkes yerine. Otobüs kalkıyor.”
Bindi ve gitti. Beni de peşinden sürükledi. Otobüs, mola yerinden ayrılıp uzun tırların oluşturduğu otobandaki o katara girdi. Sıcak yüzünden asfaltın üzerinden buhar çıkıyor, araçların titrek görünmelerine neden olan garip bir serap oluşturuyordu. Otobüs, muhtemelen şimdi ilerideki Papaz Tepesi’ni tırmanmaya başlayacaktır. Bu sıcakta mecburen ağır gidecektir. Motoru zorlayan bu ağır gidiş ne bagajdaki yüklerin ne de yolcuların ağırlığındandır. Bu olsa olsa Tozdan Kadın’ı taşımanın ağırlığındandır ve şimdi o, simidini bitirip açlığını bastırmıştır. Tüh! Tozdan Kadın’a rastlayacağımı bilseydim eğer, kimseye çaktırmadan tesiste çöpe atılan gazozla soda şişelerini önceden toplayıp bir çuvalın içinde parçalar ve sonra da cam kırıklarını otobana serperdim. Böylece otobüsün tekeri Papaz Tepesi’nde patlayıverirdi. Yolda kalan otobüs mecburen tesise geri dönerdi. Bak şu Allah’ın işine! Döner mi döner. Ben de Tozdan Kadın’ı bir kez daha görürdüm. Kadın bir simit daha almak için yeniden yanıma gelirdi. Fırsattan istifade adını sorardım. Belki Elvan’ım derdi belki de Seyhan. Adının çok önemi var.
Bütün bunlar, Tozdan Kadın üzerine beslediğim, ayaklarımı yerden kesen hayallerdir, bir kenarda dürülü gerçekler, beni kendime getirmek için yükseldiğim o beyaz bulutlardan inmemi bekler. Ne yazık ki düşüşler daima serttir.
Muhtemelen kadının yanındaki koltukta başını cama dayamış horul horul uyuyan kocası da olabilir. Adam zengin mi zengindir. Arabası tamirdedir. Bu yüzden yolculuk için otobüsü tercih etmiştir. Hemen yan koltukta uyuklayan iki de çocukları vardır. Pazar günleri misafir kabul etmezler çünkü pazar demek onlar için piknik demektir. Tozdan Kadın kırmızı et sevmez, kocası bu yüzden mangalda ona özel olarak balık pişirir. Keyifleri yerindedir. Geçimleri tıkırındadır. Gül gibi geçinip giderler. Tencereleri hep kaynar. Yokluk, biz simitçilere göredir. Ne garip! Tozdan olan belki de benimdir.
Bu konuya dair yana yakıla bir umut diyesim geliyor içimden. Al sana umut! Tozdan Kadın, belki de bekârdır ama sevdiceği de vardır. Bu yolculuk da ona kavuşmak içindir. Telaşı, heyecanı ondandır. Sonbahara doğru düğünü olacaktır. Daima bekleyiş içindeki günler geçmemek üzere sözleşmişlerdir. Her yeni gelin gibi evinin dekorunu kendisi düzenlemek ister. Döşemeler beyaz… Badana bej olsun. Yaldızlı tabaklar şuraya, maun renkli sehpalar buraya… Kristal bardaklar misafir içindir, günlük kullanım içinse seramik kupalar iyidir. Kaynana olacak kadın Tozdan Kadın’ı pek sever. “Oh!” der… “Oğlum durdu durdu turnayı gözünden vurdu. En güzelini aldı a dostlar! Bu sonbahara düğünümüz var.”
Olasılık bu ki Tozdan Kadın da benim gibi yalnızdır. Mutsuz diyemem onun için ama mutludur demek de gelmez içimden. Hayalleri vardır. Umutları tükenmez kalem gibidir. Alışverişi pek sever. Hürmette kusur etmez. Ekmeğini taştan çıkarır. Kimseye eyvallahı yoktur. Ara sıra mesire yerlerine gidip ıslak çimenlerin üzerinde tek başına yürüdüğü doğrudur. Yürürken düşünür. İleride müstakbel eşi olacak olan o adam acaba kimdir? Şimdi nerede, ne işle meşguldür? Gelecek, bu anlamda onun için daima meçhuldür, tıpkı aynı geleceğin benim için de meçhul olması gibi. Aklıma takıldı. Şimdi otobüste gidiyorken benim onu düşündüğüm gibi o da beni düşünüyor mudur?
“Hey simitçi!” diyor biri.
Cırtlak bir ses hiç olmadık yerde düşümü bölüyor. Hay aksi! Karşımda dikilen müşteriye aval aval bakarken buluyorum kendimi.
“Duymuyor musun be adam!”
“Buyur abi.”
“Şuradan üç tane simit ver.”
Serpil Tuncer
